Arşiv

Archive for the ‘ayim’ Category

Çift başlı yargı olmaz

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Abdullah Arslan, Yeni Akit Ankara Temsilcisi Yener Dönmez’e çarpıcı açıklamalarda bulundu. Arslan, yargıdaki çift başlılıktan duyduğu rahatsızlığı dile getirerek, “Son kararları AYİM vermesin. Bir üst mahkeme olsun” dedi.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Başkanı Tuğgeneral Abdullah Arslan, Akit’e konuştu. AYİM Başkanı, kamuoyunda “üç general davası” olarak bilinen Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu’nun, terfilerini gerçekleştirmedikleri gerekçesiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eski Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay aleyhine açtıkları ayrı ayrı 40 bin lira manevi ve 9.5 aylık maaş karşılığı 2 bin 100 liralık maddi tazminat davasının seyriyle ilgili çarpıcı bilgiler verdi. Söz konusu dava, generaller tarafından bakanlar ve Başbakan’a açılması nedeniyle hukuk tarihinde bir ilk olma özelliğini taşıyor. AYİM, daha önce 3 generalin açığa alınabileceğini ancak terfi etmeleri gerektiği yönünde karar almıştı.

MERAKLA BEKLENEN KARAR OCAK AYININ SONUNDA 

Hem askeri yargı hem de söz konusu dava ile ilgili ilginç açıklamalar yapan AYİM Başkanı Tuğgeneral Abdullah Arslan, kamuoyunca merakla beklenen davanın Ocak ayının ikinci yarısında karara bağlanacağını söyledi. Kararı 10 kişilik genel kurulun vereceğini belirten Arslan, “Yeni adli yıla hiçbir dosyayı bırakmak istemiyoruz. Dolayısıyla söz konusu dava da en geç Ocak ayının ikinci yarısında kesin olarak hükme bağlanmış olacak. Bu tip davalarda karar genelde oybirliğiyle alınıyor. Daha önce de buna benzer çok sayıda dava oldu. Yani idareye karşı açılan davalar. Ancak bu dava general düzeyinde olduğu için bir ilk. Ama AYİM üyelerinin hiçbirisi etki altında kalmadan karar verir. Müdahale etmek isteyenler olsa da bundan etkilenmeyiz. Daha önce hiçbir etki altında kalınmadan verilmiş pek çok karar var” dedi.

“‘BİR ÜST MERCİ OLSUN’ DİYE HEP SÖYLEDİM”

AYİM’in verdiği kararların kesin hüküm taşıdığını ve bir üst mahkemenin olmayışını hep eleştirdiğini kaydeden Arslan, “Ben bu sistemi hep eleştirdim. ‘Bir üst mahkeme olsun’ istedim. Ama hiç kimseye laf dinletemedim. Geçen yıl açıkça Meclis Başkanı’na anlattık. Yargıda birlik, bütünlük olsun istedik. Çift başlılık ortadan kalksın, tartışmalar bitsin istedik. Ama olmadı. Biz kanun yapıcı olmadığımız için elimizden bir şey gelmiyor. Ancak fikirlerimizi söylüyoruz. Diğer taraftan mevcut kanunlara göre hüküm vermek ve o kanunları uygulamak durumundayız. Ama benim şahsi arzum hukukta birliğin oluşturulmasıdır. Bütün hukukçular yargıda birlik olsun isterler” şeklinde konuştu.

“YAŞ KARARLARI YANLIŞTI”

İnsanlara yaptırım uygulayıp, sonrasında o insanların neyle suçlandığını dahi bilmemelerinin kabul edilemez olduğunu ifade eden Arslan, “Ben şahsım adına YAŞ kararlarıyla insanların haklarının ellerinden alınmasını hep eleştirdim. İnsanların neyle suçlandığını dahi bilmemeleri kabul edilemez. Hele bunun yargıya açık olmaması hiç kabul edilemez. Yapılan yeni kanunla bunlar düzeltildi” ifadelerini kullandı.

“TASLAK ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ”

Yargıda çift başlılığın ve aksaklıkların ortadan kaldırılması için kendilerinin de bir taslak üzerinde çalıştıklarını ve Meclis Başkanı’na sunacaklarını kaydeden Arslan, “Mevcut duruma bizim de eleştirilerimiz var. Ancak biz mevcut yasaları uygulamak durumundayız. Aksayan durumları değiştirecek olan Meclis’tir. Biz bu konuda ısrarla değiştirilmesini istedik. Mevcut düzenlemenin aksayan yönlerini anlattık” diye konuştu.

“28 ŞUBAT DÖNEMİNDE KUVVET  KOMUTANLARI ASKERİ YARGIYA MÜDAHALE ETMEK İSTEDİ”

28 Şubat döneminde de bir albay olarak askeri yargıda görev aldığını kaydeden Arslan, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi’nin yargıya müdahale etmek istediklerini anlattı. Arslan, şöyle konuştu: “AYİM olarak 28 Şubat’ın en debdebeli günlerinde bile hukukun dışına çıkmadık. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi yargıya müdahale etmek istediler. Başka müdahale etmek isteyenler de oldu. O zaman kuvvet komutanları bize yazılı notlar gönderiyorlardı. Bazı kişilerin irticacı olduğu filan belirtiliyordu o notlarda. Açıkça müdahale edilmek isteniyordu. Ama biz onları dikkate almadan hukukun gereğini yerine getirdik.”

Yener Dönmez / Yeni Akit

Kermes mağdurları kışla yolu gözlüyor

28 Şubat sürecinde başörtülü eşleri kermese katılmadığı için “Laiklik karşıtısın” denilerek TSK’dan re’sen emekli edilen subay ve astsubayların mağduriyeti sürüyor. Referandumda kabul edilen ‘geri dönüş yasası’na rağmen, kanunun kendilerini kapsamadığı gerekçesiyle Savunma Bakanlığı’nın ‘red’ cevabı verdiği 1991 asker, iade-i itibar için yasa kapsamına alınmak istiyor.

LHAN TOPRAK / ANKARA
Türk Silahlı Kuvvetleri’nden “re’sen” emekli edilenler 2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumu sonrası mağduriyetleri gideren yasa maddesinin kendilerine de uygulanmasını istiyor. 28 Şubat sürecinde ‘mütedeyyin’ oldukları gerekçesiyle kararnamelerle TSK’dan ilişiği kesilen (re’sen emekli edilen) mağdurlar haklarını aramak için gittikleri Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden de (AYİM) elleri boş dönüyor.

Astsubay Yavuz Sulumeşe, eşi çay partileri ve kermese katılmadığı gerekçesiyle eski Gelibolu Garnizonu 2. Kolordu Komutanı ve ‘Balyoz’ sanığı Engin Alan’ın istemi ve eski 1. Ordu Komutanı ve Balyoz sanığı Çetin Doğan’ın talimatıyla re’sen emekli edildi. Yargı denetimine açık idari işlem ve bakan onayı ile emekli edilen Sulumeşe, hakkını aradığı AYİM’den de eli boş döner. Sulumeşe durumunu özetleyen bir mektubu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a da göndererek sorunlarının çözülmesi için yardım ister.

‘ÇAĞDAŞ OLMAYAN KIYAFET’

Eşi çağdaş kıyafet giymediği gerekçesiyle soruşturma geçiren Yavuz Sulumeşe, ailesi ile birlikte hiçbir sosyal faaliyete katılmadığı için uyarı cezası alır. İstihbarat Yüzbaşı İ.K. tarafından el yazısı ile 20 Mayıs 1998 tarihinde bir uyarı yazısı daha alan Sulumeşe’ye şöyle denilir: “Eşinizin çağdaş kıyafetli olmaması nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsil yeteneğinin bulunmadığı üzüntüyle tespit edilmiştir. Bu tutumunuz nedeniyle sizi uyarıyorum. En kısa sürede bu durumu düzeltmenizi arz/rica ederim.”

‘EŞİNİZ NİYE ÇAYA GELMEDİ?’

Üstçavuş Yavuz Sulumeşe, eşi başörtülü olduğu için 2 yıl boyunca sürekli savunma vermek zorunda bırakılır. Mayıs 2000′de Sulumeşe’ye gönderilen bir yazıda eşinin çay, kermes gibi sosyal etkinliklere katılmadığı için savunması istenir. Piyade Kıdemli Yüzbaşı M.K.A. tarafından gönderilen yazıda “Tugay içinde yapılan çay, kermes vs. sosyal etkinliklere eşinizi göndermediğinizi tespit ettim. Neden göndermediniz?” denilerek savunması istenir.

BAŞÖRTÜSÜ ATILMA NEDENİ

TSK’ya girdiği 1993 yılından 2002 yılına kadar 12 takdir belgesi alan Sulumeşe, 22 Ağustos 2003 tarihinde re’sen emekli edilir. Buna itiraz eden Sulumeşe, AYİM’de dava açar. Burada hukuka aykırı işlemleri tek tek sıralar. Pikniğe gitmediği için uyarı cezası alan Sulumeşe’ye 10 Kasım Atatürk’ü anma etkinliğine katıldığı halde katılmadığı iddia edilerek uyarı cezası verilir. Ancak 10 Kasım törenlerine gerçekten katılmayan 8 personel hakkında ise tek bir eşlem dahi yapılmaz. Sulumeşe’nin emekli edilmesinin gerçek nedeninin ‘eşinin başörtüsü’ olduğu askeri hastane baştabipliğinin Kasım 2002 tarihli emriyle de kesinleşir.

 

Mağduriyet giderilsin

Yavuz Sulumeşe’yi re’sen emekli eden TSK’yı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) de haklı buldu. AYİM’in öne sürdüğü gerekçe ise Sulumeşe’nin “Laiklik karşıtı tutum ve davranışlara son vermemesi” idi. 28 Şubat’ın diğer mağdurları gibi Yavuz Sulumeşe de, kendilerinin 6191 sayılı yasa kapsamına alınmasını bekliyor. Sözkonusu kanuna şuana kadar Milli Savunma Bakanlığı nezdinde 4606 başvuru yapıldı. Bunların 1518′i Yüksek Askeri Şura kararıyla TSK’dan ilişikleri kesilenler olduğu için kabul edildi. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle TSK’dan ilişiği kesilen 80 astsubay/subayın da başvurusu kabul edilerek iade-i itibarda bulunuldu. TSK’dan, disiplinsizlik sebebiyle re’sen emekli edilen ve 6191 sayılı kanundan faydalanmak isteyen 1991 kişinin başvurusu ise “Yargı yolu açık bir idari işlem sonucu ilişikleri kesildiği” gerekçesiyle reddedildi. Re’sen (zorunlu şekilde) emekli edilerek TSK’dan ilişiği kesilen Üstçavuş Yavuz Sulumeşe gibi yaklaşık 2 bin kişi, kararların yeniden gözden geçirilmesini istiyor.

 

KAYNAK : http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=18.12.2011&i=357385

Kategoriler:ASDER, ayim, kanun, tsk Etiketler:, , , , ,

Namaz kıldığı için ordudan atılmış

Dosyası Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) toplantılarına getirilmeden, sıralı sicil yoluyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden atılan Astsubay Mustafa Dinç, Savunma Bakanlığı’na yazdığı mektupla haklarının iade edilmesini istedi.

İki kardeşinin 1995 yılında peş peşe şehit olmasından 2 yıl sonra sırf namaz kıldığı ve eşi başörtülü olduğu için genelkurmayın kararı ve ‘bakan onayı’ ile TSK’dan atıldığını belirten Dinç, şehit kardeşlerinin yasını bile tutmasına fırsat verilmediğini söyledi. Ankara’nın Polatlı ilçesinde hamallık yaparak geçimini sağlamaya çalışan Mustafa Dinç, Milli Savunma Bakanlığı’na yazdığı mektupla orduda yaşadıklarını anlattı ve yardım istedi. 1990 yılında İzmir Gaziemir Ulaştırma Okulu’ndan mezun olduktan sonra Ankara Polatlı Topçu Füze Okulu Destek Kıtaları Ulaştırma Bölüğü’nde göreve başladığını belirten Dinç, aileden gelen yaşam tarzından dolayı namazlarını aksatmamaya çalışmış. Ramazan ayında da oruç tutuğunu ve asla görevini aksatmadığını belirten Dinç, 1993 yılında Kars Sarıkamış Ulaştırma Bölüğü’nden Ulaştırma Kıdemli Üsteğmen Gökhan Yalvaç’ın kendi bölüklerine tayin olmasıyla hayatının zehir olduğunu belirtiyor. Bu kişinin namaz kılanı ve oruç tutanları sevmediğini iddia eden Dinç, zamanla neredeyse nefes almanın bile yasaklandığı bir boyuta gelindiğini ve ilk savunmasını emre itaatsizlikten verdiğini, ardından da 4 gün oda hapsine mahkûm edildiğini anlattı. Dinç, “Bir gün Cuma namazını kılmak için evimin karşısında ve askeri kışla sınırları içerisinde bulunan Mehmetçik Camii’ne gelmiştim ki daha önce kendisini camide hiç görmediğim bir arkadaşım hemen yanımda saf tutmuş. Bu olay beni bayağı şaşırtmış ve bir o kadar da sevindirmişti. Fakat bu arkadaşın beni bölük komutanının emri ile takip ettiğini anlamam çok uzun sürmedi. Sonradan kendisi bu olayı bana itiraf etmiş ve durumun vahametini gözler önüne sermişti.” diyor.

“ŞENER ERUYGUR EŞİMİN BAŞÖRTÜSÜNÜ AÇTIRMAMI İSTEDİ”

Baskıların gün geçtikçe sistematik bir hal aldığını dile getiren Dinç, Ergenekon davasından yargılanan eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur ile arasında geçen hadiseyi de anlatı: “O günkü okul komutanı olan Tuğgeneral Şener Eruygur, beni odasına davet ederek önce nazik bir üslupla, daha sonra da tehditvari bir tarzda eşimin başını açtırmam gerektiğini, yoksa beni ordudan attıracaklarını söyledi.” Ara tayinle Siirt 3′üncü Komando Tugayı Ulaştırma Bölüğü’ne tayin olduğunu ifade eden Dinç, namaz kılıp oruç tutmasından dolayı gittiği yerlerde baskıların devam ettiğini belirtti. Komutan eşlerinin evlerine gelerek eşinin başını açması konusunda baskı yapmaya başladıklarını belirten Dinç mektubunu şöyle sürdürdü: “Eşim bir gün bana, artık dayanamadığını ve başını açmak istediğini söylediğinde bunun imkansız olduğunu ve bu baskının son bulacağını anlatmaya çalışıyordum. Bu arada çocuğumun öğretmeni, kendisi de bir subay eşi olan hanımefendi oğluma ‘yobaz kafalı Konyalı’ diyerek hakaret etmiş ve çocuğumun üstünde de baskılar artırılmaya başlanmıştı. Misafirliğe gittiğimiz bir zamanda evimizin kapısının zorla kapıcıya açtırılarak sözde dini neşriyatlar aranmış. Evin düzeninin berbat bir şekilde bozulduğunu görmek beni, eşimi ve çocuğumu aşırı derecede üzmüştü. Sadece evimin emir üzerine arandığı söylenerek konu geçiştirilmiş ve şikayetçi olmamız durumunda farklı muamelelere maruz kalacağımız uyarısını almıştık.”

“ALEVİ NASIL NAMAZ KILAR DİYE TEPKİ GÖRÜYORDUK”

Eşinin hem Alevi hem de kapalı olmasından dolayı daha çok tepkiye maruz kaldıklarını vurgulayan Dinç, “Nasıl olur da Alevi başını kapatır ve namaz kılmaya başlardı. Arkadaşlarım bile sürekli geldikleri evime ayak basmaz, selam vermez olmuşlardı.” diyor. Yapılanlar karşısında elinden bir şey gelmediğini dile getiren Dinç, baskılardan dolayı eşini Siirt Devlet Hastanesi Nöroloji Kliniği’ne yatırdığını belirterek o acı günler aklına geldikçe tüylerinin diken diken olduğunu, hayattan zevk alamaz duruma geldiğini ifade ediyor. Sözde tanışma toplantılarında eşinin başörtüsünün zorla çıkarılmaya çalışıldığını anlatan Dinç, zamanla meslektaşlarının birbirlerini üstlerine gammazlamaya çalıştıklarını kaydediyor.

“KARDEŞLERİM ŞEHİT OLDU, ÜZÜNTÜME SAYGI DUYULMADI”

1995 yılında uzman jandarma olan kardeşinin Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde şehit düştüğünü anlatan Dinç, “Şehit düşmesinden dolayı epey üzüntülü olmama rağmen, benim bu üzüntüme ne saygı duyuldu, ne de hak verildi. O anki duygularımı hiçbir komuta kademesindeki insanlar anlamıyordu. Şehit kardeşimin acısını ve yasını tek başıma tutmak bana kalmıştı. Zar zor 6 gün izin vermişlerdi. İzin bitti ve 7 gün aradan sonra Kuzey Irak’a yapılan operasyona katılmam için çağrı yapıldı. Tam bu sıkıntı ve stresi yaşanırken yaklaşık 8 ay sonra diğer kardeşim Şırnak Beytüşşebap’ta şehadet şerbetini içti. İyiden iyiye yıkılmıştım ama başım dik ve gururluydum.” diye konuşuyor. 3–4 kere YAŞ kararlarıyla atılmakla tehdit edildiğini dile getiren Dinç, üst rütbeli bir komutanın kendisine “Senin başını dik gezdirmeyiz.” dediğini aktarıyor. 7 gün boyunca karanlık bir odada tutulup ifadesinin alındığını ve az kuru bir ekmek verildiğini anlatan Dinç mektubunda yaşadıklarını şu sözlerle anlatmayı sürdürdü: “Tam da operasyona çıkacağım esnada bölük komutanı elime bir evrak tutuşturarak ‘gözün aydın’ dedi. Aydında ne aydın, gözüm niye aydın. Sonuç olarak 03.10.1997 günü Kara Kuvvetleri Komutanlığı emri ve bakanlık imzasıyla 94/b bendine göre emekli edildiğim yazıyordu.”

“ORDUDAN ATILDIM, KOMUTAN GÖZÜN AYDIN DEDİ”

Ordudan atıldığını ancak baskı ve yıldırmaların sürdüğünü belirten Dinç, 2 yıl sonra bulduğu işten de yine aynı baskılar sonucu çıkartıldığını belirtti. Şimdi bir yem fabrikasında hamal olarak hayatını idame ettirmeye çalıştığını dile getiren Dinç mektubunu şu sözlerle tamamladı: “Bizler asla vatanımıza, bayrağımıza, inançlarımıza ve inandıklarımıza ihanet etmedik, vatanımızı satmadık ve en önemlisi bizler dağa çıkarak Mehmetçiğe kurşun sıkmadık. Hak ettiğimize inandığımız bu iade-i itibarımızı bizlere, asıl sahiplerine teslim edeceklerine kanaatimiz sonsuzdur.”

CİHAN

Savunma Bakanını Sallamayan Komutan

Bir kısım çevreler, askeri ve bürokratik vesayet kırıldı dese de gerçek hiç de öyle değil. İşte bu duruma son bir örnek. Milli Savunma Bakanı’nı sallamayan komutan..?

Son dönemde bir kısım çevreler inatla ve ısrarla -hem hükümet içinden hem de dışarıdan- iktidara “Türkiye’de askeri ve bürokratik vesayet kırılmış, demokratikleşme önünde engel kalmamış, demokrasi yerleşmiş. Hal böyleyken iktidarın herkesle kavgalı görüntü vermesi hoş bir şey değil. Geniş çaplı bir barışma projesi kapsamında süren davalar bitsin, af çıksın yeni operasyon da olmasın.” diye mesaj gönderiyorlar.

Kurumsallaşmamış birkaç değişiklikle yıllardır süregelen askeri vesayetin kalktığı zannediliyor. YAŞ ve MGK’daki oturma düzeni, 30 Ağustos törenlerinde tebriği Cumhurbaşkanı’nın kabul etmesi…

Son dönemde bu yapılan değişikliklere tav olup, askeri vesayet bitti diyenler çok. Hem de iktidar içinde ama geçtiğimiz hafta yaşanan bir örnek bunun hiç de böyle olmadığını gösterdi.

Anlaşılan o ki demokratik kazanımlar kişilere bağlı kaldıkça, kurumsallaşmadıkça bunlar olmaya devam edecek..

İŞTE MİLLİ SAVUNMA BAKANI’NIN BAŞINA GELENLER…

Adem Yavuz Arslan yazdı…

Ankara enteresan bir yer.

Kulis adı altında, fısıltı şeklinde anlatılan ve ‘çok gizli’ sosuyla süslenen akla ziyan senaryolar, dedikodular, spekülasyonlar her daim dolaşımdadır.

Bugünlerde adı ‘şike yasası’na çıkan son düzenleme üzerinden başlatılan böyle bir fırtına var.

En ilginci ise birtakım sermayedar çevrelerinde pompaladığı ‘artık geniş çaplı bir barış zamanı’ söylemi.

HÜKÜMETE POMPALANAN TEZ

Tezlerine göre: “Türkiye’de askeri ve bürokratik vesayet kırılmış, demokratikleşme önünde engel kalmamış, demokrasi yerleşmiş. Hal böyleyken iktidarın herkesle kavgalı görüntü vermesi hoş bir şey değil. Geniş çaplı bir barışma projesi kapsamında süren davalar bitsin, af çıksın yeni operasyon da olmasın.”

Bu fikri pompalayanlar nerede yaşıyorlar bilmiyorum ama benim gördüklerim, duyduklarım hiç öyle değil.

KAZANIMLAR KİŞİLERE BAĞLI, KURUMSAL DEĞİL

“Şu iktidar bir zayıflasa, Erdoğan’a bir şey olsa” diye ellerini ovuşturanlar hayli fazla.
Unutmamak gerekir ki kişilere bağlı iyileşmeler, onlar gittikten sonra beter olur. Türkiye tarihi bunun örnekleriyle dolu.

İşte size çok taze ‘bir zihniyet’ örneği.

Önceki gün Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Batman Hava Üssü’ne gitti. Protokol kuralları gereği kendisini en üst düzeydeki komutanın karşılaması gerekiyordu.
Fakat Diyarbakır 2. Hava Kuvveti Komutanı Korg. Mehmet Veysi Ağar, bakanı karşılamadığı gibi odasından bile çıkmadı.

Emir subayı aracılığı ile ‘Komutan rahatsız, kriz geçirdi odasında dinleniyor’ dedirtti. Oysa ne ambulans çağrıldı ne de hemşire. Ayrıca salı günü hem Kara hem de Hava Kuvvetleri komutanlarına üst düzey karşılama yapmıştı.

Bakan Yılmaz, 14:00 ile 16:30 arası üste kaldı. Brifingi de 2. Hava Kuvveti Mahkemesi’nde, ‘evrakta sahtecilik’ iddiasıyla yargılanan Albay Fidan Yüksel verdi.

Bu esnada enteresan bir gelişme yaşandı.

Bakan eski tarihli ya da canlı bir İHA görüntüsü izlemek istediği zaman ‘hayır’ cevabını aldı. Duyumlara göre Korg. Ağar ‘Herhangi bir şey izletmeyin’ talimatı vermiş.

Okurlarımız Ağar ismini daha önceden hatırlayacaklardır.

Çünkü emrindeki birlikler Kuzey Irak’ta operasyondayken o kendine bir CASA uçağı ayarlayıp ‘malzeme nakli’ adı altında Silivri’deki Balyoz sanıklarını ziyarete gitmişti.
15 bin liralık maliyeti devlet öderken üstüne bir de görev tazminatı almıştı.
Biraz daha geriye gidersek Korg. Ağar’ın Lizbon’da Cumhurbaşkanı’nı da karşılamadığını hatırlıyoruz.

Brüksel’de görevliyken NATO toplantısına giden Gül’ü karşılamamış aynı zamanda uğurlamamıştı da. Bir bakıma, ‘Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak görmemişti.’

Tekrar başa dönelim.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey ‘ileri demokrasinin’ kurumsallaşması.

Bu da ‘iç süreçlerin tamamlanması’ ile mümkün olur.

Kategoriler:ASDER, ayim, hukuk, kanun, tsk Etiketler:, , , ,

Etimesgut İşkence Davası(Bul​ut Projesi) BALYOZ dosyasına girdi.

Önce cezasını verdiler sonra savunma istediler

 

28 Şubat’ın ilham kaynağı Bulut Projesi kapsamında ‘irticacı’ diye bazı subaylara savunmaları alınmadan 28 gün hapis verilmiş. Bu subaylar daha sonra yalan makinasına bağlanıp savunmaları istenmiş.

BALYOZ Darbe Planı soruşturması kapsamında hazırlanan 2. iddianamenin ek delil klasörlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde 1987-1992 yılları arasında uygulanan ‘Bulut Projesi’ kapsamında ‘irticacı fişlemesi’ yapılan subayların yalan makinasına bağlandıklarına yönelik belgeler bulunmuştu. Savcı, yalan makinasına bağlanan eski askerlerin ifadesini aldı. Tanık askerler gördükleri işkenceyi anlattı.Proje kapsamında onlarca personelin önce cezalarının kesinleştirilerek tutuklandığı ardından ifadelerinin alındığı ortaya çıktı. Mağdurlar verdikleri ifadelerde yeni bir göreve gönderiliyormuş gibi tebligat aldıklarını ancak görev yerine gittiklerinde hücrelere konulduklarını belirtti. Dosyaya giren belgelere göre işkence odalarında yalan makinasına bağlanan mağdurlar, yalan söylemedikleri tespit edilmesine rağmen ordudan ihraç edilmekten kurtulamadılar.

Hava Kuvvetleri Komutanı emriyle

Ek delil klasörlerinde ‘mağdur’ olarak ifadesi yer alan emekli Yüzbaşı Engin Ocakçı’nın, Bulut Projesi kapsamında fişleme ve işkenceye uğradığına yönelik iddialarına ve proje sorumlusu 50 isim hakkındaki suç duyurusuna yer verildiği görüldü. İzmir’den atandığı Etimesgut 11. Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı’na gittiğinde ‘camları boyalı bir ambulans’la gözaltına alındığını ve pencereleri tahtayla kapatılmış bir odaya götürüldüğünü söyleyen Ocakçı, burada dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Siyami Taştan’ın imzasıyla 28 gün oda hapsine çarptırılma kararı verildikten sonra ‘irticai faliyetler’ gerekçesiyle savunma yapmasının istendiğini iddia etti.

Yalan makinasına bağlı sorgu

Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanı Sebahattin Şatırel tarafından sorgulundığını, Poligraphy (yalan makinesi) testine tabi tutulduğunu belirten Ocakçı, sorgusunda kendisine ‘neden içki içmiyorsun’ diye sorulduğunu, kendisinin de sadece namaz kılan oruç tutan bir insan olduğunu, ancak irticai faaliyetler ile bağlantısının olmadığını ifade ettiğini savundu. Ocakçı’nın iddianameye giren ifadelerinde şöyle konuştu: “Beni sorgu odası olarak tabir edilen odadan başka bir odaya alıp önce bir sandalyeye oturttu. Göğsümü saracak şekilde elektort, parmaklarımda elekrotlar vardı. ‘Sana bir soru soracağız doğrusunu söyleyeceksin’ deyip karşımdaki tahtaya bir rakam yazıp bunu okumamı istedi. Ben de doğru şekilde okudum. Bana makinadan çıkan bir sonuç gösterip ‘bak doğruyu söylediğin için bu grafiklerden anlaşılıyor. Şimdi de yazdığımız rakamı mahsustan yanlış oku’ dedi. Ben de yanlış okuduğumda tekrar cihazdan çıktı alıp, ‘Bak nasıl nasıl garfikten anlaşılıyor. Bundan sonra hep doğruyu söyle yoksa anlarız.’ dedi. Ben de kendisini tanıdığımı ve hukuka aykırı işlem yaptıklarını söylediğimde korkmuştu.”

Sorgudan 3 ay sonra takdir aldı

İfadesinde oda hapsinde 28 gün boyunca gözleri kapalı bekletilip yalan makinasına bağlandığını belirten Üstteğmen Adem Cevizli ise bu süreç içinde ailesinin kendisinden haber alamadığını, sorgulundıktan 3 ay sonra görevindeki başarılarından dolayı başarı belgesi aldığını ancak 4 ay sonra ise TSK ile ilişiğinin kesildiğini söyleyerek proje sorumlularından şikayetçi oldu.

28 gün hapis otamatiğe bağlanmış

YAŞ kararları ile TSK ile ilişiği kesilen Astsubay Halil Yılmaz da görev yerinden Ankara’ya gönderildiğini, Etimesgut’ta bir odaya götürüldüğünü ve burada kendisine Hava Kuvvetleri Komutanlığının emri ile tutuklandığının söylendiğini anlattı. Halil Yılmaz da Engin Orakçı gibi tutuklandıktan sonra savunmasının istendiğini söyleyerek pencereleri kapatılmış bir odada 28 gün tutulduğunu anlattı. 4 kere gözleri bağlı olarak sorgulandığını belirten Yılmaz “Niçin Namaz kılma ihtiyacı hissettin” gibi sorular sorulduğunu kaydetti. 28 gün tutuklu kalan bir başka mağdur Harun Özdemir yalan testine istemediği halde tabi tutulduğunu 4 saat boyunca makinaya bağlı kaldığını anlattı.  BÜNYAMİN DEMİRKAN İSTANBUL

SENİ HADIM EDECEĞİZ

‘Zeki Müren gibi olacaksın’ tehdidi

ESKİ Binbaşı Mustafa Hacımustafaoğul- ları’nın ifadelerindeyse, 24 saat bir lambanın altında tutulduktan sonra irtica suçlamasıyla tutuklandığını söyledi. Tutuklu kaldığı 21 gün boyunca bulduğu boş kağıtlara not aldığını ve bunları serbest kaldıktan sonra günlük haline getirdiğini belirten Hacımustafaoğlu ifadesinde “Komisyon karşısında ifade verirken bir kasetten sürekli işkence gören insanların seslerini dinletiyorlardı. Seni de işkence heyetine teslim edeceğiz. Aynı şeyleri sen de yaşayacaksın, orada seni falakaya yatıracağız, seni tavana asacağız, cereyan verip seni hadım edeceğiz. Daha sonda da Zeki Müren gibi olacaksın dediler” şeklinde konuştu.

Kaynak : http://www.stargazete.com/politika/once-cezasini-verdiler-sonra-savunma-istediler-haber-404371.htm

Işık Koşaner bir ilk olacak!

Ankara Özel Yetkili Savcılığı, eski Genelkurmay Başkanı Koşaner’in internete düşen ses kaydıyla ilgili soruşturma başlattı. Koşaner, “Sözlerim itiraf değil, özeleştiridir” demişti…

 

Görev süresi dolmadan istifa eden eski Genelkurmaybaşkanı Orgeneral Işık Koşaner’in internete düşen ses kaydı ile ilgiliAnkara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nca soruşturma başlatıldı. Savcı, bilgi istediği MİT ve Emniyet’ten gelecek cevabın ardından Işık Koşaner’in ifadesine başvuracak. Böylece Koşaner,TürkiyeCumhuriyeti tarihinde şüpheli olarak ifadesine başvurulan ilk Genelkurmay Başkanı olacak. Koşaner kayıttaki sözlerinin “itiraf” değil, tamamen bir “özeleştiri” olduğunu söylemiş ve “İddia edilenin aksine ifadelerde hukuka aykırı, hukuk dışı, tek bir cümle yoktur” demişti. Askeri mahkeme ‘dost mayın’ davasında, kayıtlarda “Kontrolsüz mayın döşedik” diyen Koşaner’in ifadesine gerek görmezken Ankara Cumhuriyet Savcılığı söz konusu ses kaydı ile ilgili soruşturma açtı. Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik’in şikayet dilekçesi üzerine harekete geçen savcılık dilekçeyi işleme koydu. Soruşturma 2011/1042 numara ile kaydedilirken, dosyaya bakmak üzere Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Cemil Tuğtekin görevlendirildi. İstanbul’da aynı konuyla ilgili bir soruşturma yürütenİstanbulÖzel Yetkili Savcı Muammer Akkaş da elindeki dosyayı Ankara’ya gönderdi. Bu dosya da 2011/1042 numaralı soruşturma ile birleştirildi. Dosya üzerinde çalışmalarına başlayan Savcı Tuğtekin, Koşaner’in de kabul ettiği ses kaydı ile ilgili Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan (MİT) ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan bilgi istedi. MİT ve Emniyet, ses kaydı ile ilgili yapacakları araştırma sonrasında Savcı Tuğtekin’e bilgi verecek. Savcı Tuğtekin’in, soruşturma kapsamında önümüzdeki günlerde Işık Koşaner’in ifadesine başvuracağı öğrenildi. Konuyla ilgili olarak SABAH’a bilgi veren Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik’in avukatı Berrin Yeşilyurt şunları söyledi:

İFADE VERECEK

“Müvekkilimin, Işık Koşaner’in internete düşen ses kaydı ile ilgili İstanbul Ümraniye Cumhuriyet Savcılığı’na 25 Ağustos’ta verdiği şikayet dilekçesi Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından işleme konulmuş ve soruşturma numarası verilmiştir. Müvekkilim, dilekçesinde söz konusu ses kaydıyla organize bir suç işlendiğini, Koşaner’in de bu suça iştirak edip göz yumduğunu belirtmiştir. Soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Cemil Tuğtekin ses kaydı ile ilgili MİT’ten bilgi istemiştir. Savcı Bey ilerleyen günlerde şüpheli olarak Işık Koşaner’in ifadesinin alınacağını söyledi.”

‘BİZİMKİLER MAYIN DÖŞEMİŞTİ, BAŞIBOŞ BIRAKIP GİTMİŞLER’

Işık Koşaner’in tartışılan ses kaydı, Malatya 2. Ordu Komutanlığı’nda bir grup subay ve astsubaya yaptığı konuşmadan oluşuyor. Koşaner o konuşmasında şunları söylemişti:

* Yasaların, yönetmeliklerin dışında hareket ettik. Bazen etmemiz gerekiyordu bazı dönemlerde. Ama bunu yol yaptık hep öyle olacak zannettik. Öyle devam ettik ve hakkımız olmayan bazı imkanları kullandık. Hiçbir şey artık gizli değil.

* Bunları (Mayınları kastediyor) kim döşemiş? Biz. Şimdi ben desem ki yetkililere ‘Yav bizimkiler mayın döşemişlerdi 10 sene evvel, 20 sene evvel, başıboş bırakıp gitmişler. Ne derler? ‘Döşerken aklınız nerdeydi’ derler.

* Küçük birlik seviyesinde sevk ve idarede çok zayıfız. Kol komutanı adamı sevk idare edemezse iş kopar. Benim tim komutanı diye koyduğum arkadaşım mevzide silahını bırakıp da kaçarsa biz bu işi yürütemeyiz. Tabii ki mevzimiz çöker, zayiat veririz. Rütbesi de var kolunda. İki tane adam geliyor karşıdan, 30 kişiyi kaçırıyor geri gidiyoruz. Yav rezalet. Olacak şey değil.

* Tim komutanı personelini göreceği yerde bulunur. Sesle, varsa telsiziyle timinin adamlarını tek tek sevk idare eder. Öyle oluyor mu? Nadiren böyle oluyor. Çoğu yerde ‘çat pat’ dediği zaman o oraya bu buraya birkaç gözü kara arkadaş dayanıyor. Lider pozisyonunda olanlar piyasada yok. En acısı da silahını bırakıp gidenler. Roj TV silahın numarasını da beraber gösteriyor. Ben olsam o rütbelinin yerine, insan içine çıkmam.

* Dilimin ucuna geliyor söylemek istemiyorum. Böyle timi mimi sahip olmazsa, orada bir karaltı görür tak diye ateş eder, başlar sesi duyan herkes ateş etmeye, basıldık diye. Bir masum erimizi alnından pat diye vururuz. Kabahatli biziz.

SABAH GAZETESİ

Haklarımızı alıyoruz ama keşke üniformamızı da verselerdi

Onlar 28 Şubat’ta ordudan atılan askerler… 13 yıldır itibarlarının geri verilmesini bekliyorlar. Beklerken, evlerini geçindirmek için ustalık yapan da var simit satan da… Şimdi biraz buruk olsalar da haklarını alıyorlar, üniformalarına ise hala uzaktan bakıyorlar. 12 Mart ve 12 Eylülzedeler gibi…

Gülay Altan
gulay.barbaros@aksam.com.tr

Kürk siyasi tarihinin kara noktaları olan darbelerle yüzleşme dönemi yaşanıyor Türkiye’de. 12 Eylül 2010′da yapılan Anayasa Değişikliği Referandumu’nda kabul edilen bir maddeyle, YAŞ kararıyla TSK’dan atılan askeri personelin haklarının iade edilmesi mümkün kılındı. Bu karar önce sadece               28 Şubatzedeleri kapsasa da çeşitli dernekler etrafında örgütlenmiş ‘eski askerlerin’ çabasıyla 71 ve 80 darbelerinin mağduru olan askerleri de kapsamına aldı. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre, 1.518 subay ve astsubay bu yasayla kaybettiği yıllara olmasa da o yılların yasal haklarına kavuştu.
28 Şubat’ta YAŞ kararıyla TSK’dan uzaklaştırılan isimlerin arasında kamuoyunun çok yakından tanıdığı yazar Prof. İskender Pala da var. Emekliliğini hak etmesine 6 ay kala atılan Pala, önceki yıl yayınladığı ‘İki Darbe Arasında’ isimli kitabında askerlik sürecini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatmıştı. Bu kitap vesilesiyle röportaj yaptığım Pala’yı aradım yine, tahmin edersiniz ki bununla ilgili yazacaklarını yazdığını ve artık konuşmak istemediğini söyledi, tabii dönmeyeceğini de. O hesaplaşmasını, yazdığı kitapla kapatmıştı… Açık yüreklilikle ne yaşadığını anlatan ve bunun hesabını kalemiyle soran Pala kadar şanslı olmayan askerler de vardı.
ASDER’in yayınladığı ‘Ben Disiplinsiz Değilim’ isimli kitap             28 Şubatzede bazı subay ve astsubayların hikayelerinden oluşuyor. Okurken zaman zaman göz yaşartan satırlar… ‘Başını bir kere aç’ denilen ya da gönül istemese de boşanma davası açılan eşlerin, anne-babaya söylenemeyen ‘atıldım’ itirafının, çocukların okul başarısızlığı olarak dönen işsizlik bunalımlarının bir derlemesi. Yüreğiniz dayanırsa okursunuz. Sonuçta önce sadece            28 Şubatzedeleri ardından kamuoyu ve muhalefetin ısrarıyla 71 ve 80 darbesi mağdurlarını da kapsamına alan yasa bazı eksikleri olsa da bu insanların yaralarına merhem olacak gibi. Eksikleri var elbette…
Bir de askeri okullardan atılan öğrencilerin durumu var ki, o ayrı bir haberin konusu. Kendileri büyük bir platform çatısında birleşip haklarını aramaya çalışıyorlar ama bu yasa ne   12 Mart, ne 12 Eylül ne de 28 Şubat döneminde atılan askeri öğrencileri kapsamadı…

BALIK KARADA YAŞAR MI?

Kanunlar, kararnameler, teamüller bir kenara; meslek hanesinde ‘asker’ yazan biri, eğer siz onu işten atarsanız ne iş yapabilir? Orta öğretiminden itibaren sıkı bir disiplinle ‘asker’ olarak yetiştirilen bu insanlar, sivil hayatın içinde sudan çıkmış balığa dönmez mi? Kolay mı belli bir yaşa gelmiş birinin yeni bir meslek edinmesi, ailesini geçindirebilmesi; peki, ‘Peygamber ocağı’ tabir edilen TSK’dan atılmak toplum içinde insanın itibarını nasıl zedeler? 
Ersan Ergür, Elazığ Lisesi’ni bitirip, üniversite sınavının ilk basamağında taban puan 105 iken 147,6 gibi yüksek bir puan alarak Kara Harp Okulu’nu seçer. Ailesinin başka bir üniversiteyi kazanırsa oraya göndereceğini bildiğinden ikinci basamak sınavında kasti olarak soruları yapmaz. Askerlik mesleğini öylesine seviyordur ki mülakatlardan, sağlık muayenelerinden ya da Harbiye’de yapılacak sınavı kazanamayacağımdan endişe duymadan çıkar bu yola… Üniformasını giydiğinde başta asker olmasına pek sıcak bakmayan ailesinin de gözleri ışıldar, gururlanırlar. Geleceğini bu okula endeksleyen, askerlik mesleğini böylesine seven biri neden atılır peki? Kendisi durumu şöyle özetliyor: ‘Harbiye yıllarından beri namazımı kılarım. Hem de Harbiye’de bulunan camimizde kılardım. O yıllarda bazen bazı arkadaşlarımıza karşı ‘irtica’ adı altında baskılar olurdu ama ben yaşamadım. Teğmen çıktıktan sonra da aynı şekilde devam ettim. Yaklaşık beş yıl operasyon bölgelerinde görev yaptım. 1995 Nisan ayında evlendim ve o güne kadar başarılı, çalışkan bir subay olan ben, birden bire sakıncalı personel oluverdim’ Sonuçta 1998 yılı Aralık ayında üsteğmen rütbesindeyken YAŞ kararıyla ilişiği kesilir. 
Sivil hayat, kolay mıdır peki? Harp sanatını, savaşmayı öğrenmiş ve o şartlara göre yetiştirilmişsiniz. Balık karada yaşar mı? Ersan Ergür, ‘Şükürler olsun biz başardık. Sabırla zor da olsa süreci atlattık. Belki fire verdik, kimimizin kendinde, kimimizin ailesinde psikolojisi bozulanlar oldu.’ TSK’dan ayrıldıktan sonra Bursa’ya yerleşen ve orada halı fabrikasında bir iş bulan Ersan Ergür’ün ilk tecrübesi sadece 2,5 ay sürmüş. Tamamen farklı bir ortam, sivil hayat… Sonra kendi işini kurup Ersan Komutan, Ersan Usta olmuş… Ersan Ergür’ün şansı, askerlik mesleğini genç yaşta bırakmak zorunda kalması, sivil hayata adaptasyonu zor da olsa bu nedenle daha kolay olmuş… Eşi adaptasyon sürecindeki en büyük desteği. ‘Eğer o, bu huzursuzlukları sorun etseydi. Ekonomik problemleri dert etseydi ne kadar dayanabilirdim?’ diyor. Babasıysa bu süreçte üzüntüden kalp krizi geçirmiş.
Cebinizdeki kalemin bile nerede duracağını söyleyen askeri bir disiplinden sonra özel sektöre neden ayak uyduramadıkları açık değil mi? Bu durumu kendisi de şöyle anlatıyor: ‘Özel sektörde başarı ‘önce benim olsun sonra şirketimin ya da kurumumun’ denir. TSK’de ise terfi sistemi bellidir. Birlik başarılı olursa siz de başarılısınızdır. Kimse birisinin yeğeni diye birlik komutanı yapılmaz. Ancak özel sektör, başarıdan ziyade ahbap, gönül ilişkisi üzerine kurulu. Liyakat yok. Arkadaş ya da dost olmak makam doldurmaya yeterli.’ Asker olduğu günleri çabuk unutmak zorunda kalmış Ersan Ergür ama içinde bir yerlerde hep okulda kazandığı yetenek ve bilgileri saklamış… ‘Bir gün bu ülke subay olarak bana ihtiyaç duyduğunda göreve hazır olmam gerektiğini asla unutmadım. Özel sektörde çalışırken de askerliğin bana kazandırdığı misyonla başarılı olmaya gayret ettim.’

BURUK SEVİNÇ

Ersan Ergür, yapılan yasal düzenlemeyle haklarını almalarına buruk bir sevinç duyuyor. Bunun ilk ve en temel sebebi, Silahlı Kuvvetler’e dönmek, üniformayı giymek arzusu. ‘Hayaldi belki ama ben bu hayalle yaşardım. Dünyaya binlerce kez gelsem yine asker olurdum. Atıldığım gün de pişman olmadım, şimdi de…’ 
13 yıl bu özlemle geçtikten sonra geri dönüşün yolu açılınca iki seçenek sunulmuş kendisine; ya hemen yarbay rütbesinden ya da 3,5 yıl daha çalışarak kıdemli albay olarak emekli olmak. Şartları daha iyi olduğu için elbette ikinciyi tercih etmiş. Üniforması yok ama askeri kimliği var. 

KIŞLAYA BİR GÜN   OLSA DÖNSEYDİK

İbrahim Töre, Harp Okulu             1982 mezunu. Askerliği meslek olarak seçmesini ‘Askerliğe sadece bir meslek olarak bakamıyordum. Ailem de asker olmamı istedi. Sülalemde de hem subay hem birçok şehit vardı. Yani bizim için askerlik yüce bir meslekti…’ 1998′de binbaşı rütbesindeyken atılmış ve bu düşünceleri değişmiş mi; hayır! 
Dönüş yasasının bazı eksikleri olduğundan ve bazı bürokratik sorunlar nedeniyle ataması yapılsa da bazı arkadaşlarının göreve başlatılamadığından bahsediyor…
‘Tabii ki kışlaya bir gün de olsa dönmek isterdim. Hala da büyük bir iştiyakla böyle olmasını bekliyor ve bunun için de çalışıyorum. Biz makam ve rütbe peşinde değiliz. Ancak bu yanlışlar basit ve küçük hatalar değildir. Yanlıştan, hatadan dönmek, özür dilemek devleti küçültmez aksine büyütür’ diyor. Dönmek içinde ukde kalmış ama emekliliğini istemiş. Şimdi kendi devreleriyle özlük hakları açısında aynı seviyede yani Emekli Kıdemli Albay ancak TSK kimliğinde sanki iade-i itibar olmamış gibi ihraç edildiği rütbe yani binbaşı yazıyor.
Subaylar kendilerine tanınan dönüş hakkını avantajlı olduğu için tercih ediyor. Emekliliği seçenler genellikle astsubaylar. ASDER İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan emekliliğine        16 gün kala 1998 yılında YAŞ kararıyla atılmış. 20 yıl boyunca 18 takdirname alan ve görevinin son yıllarını terörle mücadelede geçiren Fidan, atıldığı için kırgın ama ‘Ordunun malını çalmadım, çaldırmadım. Namussuzluk yapmadım’ diyor. Ayrıldıktan bir ay sonra İstanbul’da bir ithalat firmasında satış ve pazarlama koordinatörü olarak çalışmış ve geri dönüşü ‘hiç’ özlememiş… ‘Yıllar sonra iade-i itibarımızın verilmesi haklı olduğumuzu gösteriyor’ diyor.

ÜÇLÜ KARARNAMEYLE ATILANLAR NE OLACAK?

12 Mart 1971 darbesinden sonra 450, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 573 subay-astsubay üçlü kararnameyle atıldı. Onların durumu maalesef belirsiz. ADAM Derneği de bu tür askerlerin haklarını aramak üzere kurulmuş ve ASDER ile koordine bir şekilde çalışıyorlar. Yasa mevcut haliyle üçlü kararnameyle ordudan ilişiği kesilen askerleri kapsam dışında bırakıyor. 12 Martzedeler genellikle ‘solcu’ ve 12 Eylülzedeler ise bir ‘sağdan’ bir ‘soldan’ hesabıyla ordudan atılanlar. 1983 yılında Şırnak’ta düşürüldüğü pusuda ağır yaralanan ve bunun üzerine düzenlenen ilk sınır ötesi harekatın gazisi Üsteğmen Ahmet Şener’in, 1984 yılında yargı kararı olmadan YAŞ kararıyla ilişiği kesildi. Kendisi adını ilk kez sorguda duyduğu ‘Üçüncü Yol’ örgütüne üye olmaktan atıldı. Yasanın ilk halinde başvurusu reddedilen Şener, daha sonra yapılan düzenlemeyle bu hafta itibarıyla haklarını alabildi.
ADAM yani Askeri Darbelerin Asker Mağdurları Platformu Moderatörü Mustafa Demirkanlı, kendisi de 12 Eylülzede. 1982′de teğmen rütbesindeyken TSK’dan uzaklaştırılmış. Üsteğmen Şener durumunda olan ve başvurusu önce reddedilen ama üç gün önce yeniden dosyaları incelenip iade şansı yakalayan 40 kişi olduğunu söylüyor. 12 Mart’ta kararnamelerle atılanlara ‘o dönem yargıya başvurma hakkınız vardı, o nedenle şimdi haklarınızı vermiyoruz’ denmesinin yanlış olduğunu söylüyor. 12 Eylül döneminde askeri okullardan atılan öğrencilerin durumunun çok daha vahim olduğuna dikkat çekiyor Demirkanlı: ‘Mezuniyetlerine günler kala atıldılar. Dağılan ailelerin sayısını bugüne kadar tespit edemedik, içlerinde bugün de çok zor koşullarda; boyacılık, simitçilik, çaycılık yaparak yaşamını sürdürenler var, 30 yıldır kopan aile ilişkilerini yeniden kuramayan; annesinin, babasının cenazesine bile gidememiş arkadaşlar var.’

ASDER* İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan’la yasanın kapsama alanını konuştuk
- Yasa kapsamı dışında kimler kalıyor; onların durumlarıyla ilgili bir çalışma yapılıyor mu?
Derneğimiz ilgili yasa çıkmadan önce hazırlamış olduğu yasa teklifinde ‘herhangi bir mahkeme kararı olmadan idari işlemlerle ilişiği kesilen bütün TSK personelini kapsaması’ şeklinde teklifte bulunmuş. Yoğun gayret gösterilmesine rağmen, somut olarak sayı ve durumları belli olmadığından ve yargıya açık olduğu için, üçlü kararname ve bakan onayıyla ilişiği kesilen ve emekliliğe zorlanan subay, astsubay ve uzmanlarla, okullarından idari kararlarla çıkarılan askeri öğrencileri kapsamıyor. Yargıya açık işlemlerle yapılan re’sen emeklilikten doğan mağduriyetlerin giderilmesi için derneğimiz bir çalışma başlattı. 
- Yasadan faydalanan kaç kişi var? Ne tür haklarına kavuştular?
1.518 kişinin başvurusu kabul edildi, 629 kişi araştırmacı kadrosunda görev yapmak üzere ilgili bakanlıklara atandı. 250 kişinin başvurusu da reddedildi. Kabul edilenler  ilişiklerin kesildiği tarihten yasanın çıktığı tarihe kadar TSK’da çalışmış gibi kabul edildiğinden bu tarihler arasındaki sürelere ait ödenmemiş sosyal güvenlik primleri yatırılacak. Emekli olmak isteyenlerse ikramiyeleri ödenip emsallerinin derece ve kademesinden emekli olabilecekler. Çalışmak isteyenler emsallerinin derece ve kademesi üzerinden araştırmacı kadrosuyla kamu kurum ve kuruluşlarına atandı. Emekli kimlik kartları ayrıldıkları tarihteki rütbelerini gösterir şekilde verildi, ayrıca emsalleri gibi silah ve silah taşıma ruhsatıyla yeşil pasaport aldılar.
- Çalıştıkları yeni işyerlerine adapte olmaları kolay mı, ne tür işlerde istihdam ediliyorlar?
Genelde CV’leri dikkate alınarak yapabilecekleri görevlere veriliyorlar. Ancak Tapu Sicil Müdürlükleri, Adalet Bakanlığı’na bağlı başsavcılıklarda, alanlarına uygun iş olmadığından sıkıntıyla karşılaşanlar oldu, bu sorunun çözümü için üst makamlarla yazışmalar devam ediyor…
 

“Minareleri Yıkın Ezanı Susturun !”

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 28 Şubat dönemi ile ilgili soruşturma başlatırken, post modern cuntanın dudak uçuklatan icraatları da deşifre olmaya devam ediyor.

Soruşturma kapsamında toplanan deliler arasında yer alan dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman tarafından yayınlanan genelgede, ordu birliklerinde bulunan cami ve mescitlerin kaynaklama suretiyle dikilen minarelerinin yıkılması, rütbeli personel ile sivil memurlar namaz kılmasının yasaklanması, tespih, takke ve cübbelerin toplatılması, mescit duvarlarında bulunan Kur’an ayetlerinin kaldırılması emrediliyor. Aynı genelgede işi daha da ileri götürüp Diyanet İşleri Başkanlığı’na soyunup fetva vermekten de geri durmayan Koman, vakit namazı kılmasını yasakladığı personele İslam dininin hoşgörüsüne sığınmasını tembihliyor.

NAMAZ YASAKLANACAK

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül darbesinin ardından bazı şikayet ve başvurular üzerine 28 Şubat darbe süreci hakkında soruşturma başlattı. 28 Şubat cuntacılarının başlattığı cadı avıyla ilgili Akit’in ele geçirdiği belgeler Koman’ın TSK’daki dikkat çekici uygulamalarını da deşifre etti.

28 Şubat döneminde aktif görev alan dönemin Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman tarafından yayınlanan 2052-10-96 nolu genelgede, askeri birliklerde bulunan camilerin yerine yenilerinin açılmaması emrediliyor. Genelgede mevcutlarda bulunan kaynaklama sureti ile dikilen minarelerin yıkılması, rütbeli personel ile sivil memur ve işçilerin bu mescitlere girişlerinin yasaklanması, birlik komutanlarının camilerde ezan okunmasını durdurması, ezan okumak için konulan tertibatın sökülmesi, manası bilinmeyen eski Türkçe (ayetler kastediliyor) yazılarla rahle, tespih ve takkenin de kaldırılması emrediliyor.

İŞTE “KOMAN HOCAEFENDİ”NİN FETVALARI

İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığı başlıklı, 15 Şubat 1996 tarihli genelgenin müşterek hususlar konulu bölümünde şu ifadeler yer aldı: “Din ve inanç hürriyettir, ibadet bir ihtiyaç olmakla birlikte devlet mevzuatı resmi dairelerde cami ve mescit açılmasına cevaz vermemektedir. Mescitlere rütbeli personel ile sivil memur ve işçiler girmeyecek, bunlar dinimizin hoşgörüsüne sığınarak ibadetlerini evlerinde ve sivil kıyafetle olmak kaydıyla herkese açık camilerde yapacaklardır. Ancak gerek kışla gerekse dışarıda yapılacak ibadetlerde mesai saatlerine riayet esas alınacaktır. Kışla mescitlerinde ve camilerde ezan okunmayacak, bunun için askeri maksatla verilmiş ses kayıt cihazları kullanılmayacak, mevcutlar sökülerek yerlerinde kullanılacak, ezan dışarıdaki camilerden dinlenecek veya saatlere göre ibadet başlayacaktır.

ESKİ TÜRKÇE YAZILAR KALDIRILACAK

Mescit ve camilerde bulunan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na mahsus imamların resmi kıyafetleri kullanılmayacak, imamlık görevi yapan kişiler normal er kıyafeti ile bu görevi yürüteceklerdir. Cami ve mescitlerde duvarlarda manası bilinmeyen eski Türkçe yazılar kaldırılacak, rahle, tesbih, takke gibi TSK Kıyafet Kararnamesi’ne uygun olmayan malzeme kullanılmayacaktır. Emrin bölük seviyesine kadar yayınlanması ve denetleme emirleri dosyasında muhafazasının tespit edilen hususlar için kontrol formu yapılarak eksiklerin kısa zamanda tamamlanmasını rica ederim. Teoman Koman Orgeneral Genel Komutan.”

Yeni Akit 

6191 Sayılı yasa kapsamı dışında kalanlar

HASAN BAŞAR’ın haberi

1 Ağustos’ta yapılacak bu yılki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısına iki hafta kaldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) terfi alacak ve emekli edilecek personelin karara bağlandığı YAŞ toplantısında, ihraç edilecek personelin dosyaları da kara bağlanacak. Balyoz davasının tutuklu sanıkları olan muvazzaf generallerin de terfi ve ihraçlarının gündeme gelmesi beklenen YAŞ toplantısı öncesinde Akit, çok daha önemli bir konuyu masaya yatırıyor. Büyük yankı uyandıracak önemli bir personel kıyım dosyasının kapısını aralıyoruz. YAŞ kararlarıyla ordudan atılan subayların dışında yüzlerce personelin daha YAŞ toplantılarına dosyası getirilmeden Silahlı Kuvvetler’den ihraç edildiği ortaya çıktı. “MUHALEFET ŞERHİ”Nİ BY-PASS GİRİŞİMİ Mİ? AK Parti’nin 3 Kasım 2002’de tek başına iktidara gelmesinin ardından 58. hükümeti kuran Abdullah Gül, 2002’nin Aralık ayında katıldığı ilk Yüksek Askeri Şura’da, yargı yolu kapalı olan YAŞ kararlarına “muhalefet şerhi” koymuştu. Gül’ün ardından 59’uncu hükümeti kuran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da “muhalefet şerhi” koymaya devam edince, Genelkurmay ile hükümet arasında ordudan personel ihraç etme yöntemi konusunda ciddi bir fikir ayrılığı baş göstermişti. Genelkurmay’ın 28 Şubat postmodern darbe sürecinde halkın tepkisini çekmemek için başvurulan sıralı sicil yoluyla ordudan ihraç yöntemini, muhalefet şerhini by-pass etmek için sonra tekrar yoğunlaştırdığı ifade ediliyor. İADEİ İTİBAR BAŞVURULARIYLA ORTAYA ÇIKTI Dosyaları YAŞ toplantılarına getirilmeden ikili ve üçlü imzalarla yapılan ihraçların yoğunluğu, 12 Eylül referandumuyla yapılan anayasa değişikliğinin ardından darbe mağdurlarına hak ve itibarlarının iadesi için yapılan başvurularla ortaya çıktı. 6191 sayılı Sözleşmeli Er Erbaş Kanunu geçici 32. maddesi gereği haklarının ve itibarlarının iadesi için yaklaşık 4 bin 500 kişinin Milli Savunma Bakanlığı’na ve İçişleri Bakanlığı’na başvurduğu dile getiriliyor. Bu başvurulardan yaklaşık 1600’ünün 28 Şubat post modern darbe sürecinde inancı gereği TSK ile ilişiği kesilen personel olduğu biliniyor. Geriye kalan 1500 civarındaki başvurunun ise 12 Eyül ve öncesindeki darbe mağdurları olduğu tahmin ediliyor. Bu iki kesimin dışındaki başvuruların sıralı sicil yoluyla ordudan ihraç edilen Silahlı Kuvvetler personeli olduğu hesaplansa da, bu yolla ihraç edilenlerin tam sayısını Genelkurmay’ın dışında bilen başka bir kurum yok. Söz konusu ihraçlar sıralı sicil yoluyla yapılırken, sivil yönetimin ihraçlara herhangi bir müdahalesi söz konusu olamıyor. Subaylar üçlü, astsubaylar ise ikili imzalarla ihraç ediliyor. KARDAŞ: SİCİL YÖNETMELİĞİ BAHANE EDİLEREK İHRAÇLAR YAPILIYOR Emekli Askeri Hakim Albay Ümit Kardaş, YAŞ toplantılarına getirilmeden sıralı sicil yoluyla personelin TSK ile ilişiğinin kesildiğini doğruluyor. İhraçların Subay Sicil Yönetmeliği’ne göre yapıldığını söyleyen Kardaş, “Subay Sicil Yönetmeliği bahane edilerek, muallâk ifadelerle, kesin bilgi vermeyen cümlelerle ihraçlar yapılıyor” dedi. YAŞ İLE SİCİL YOLU BİRBİRİNE KARIŞTIRILIYOR Emekli Askeri Hakim Binbaşı Yusuf Çağlayan ise YAŞ kararıyla ordudan atılanlarla ‘sıralı sicil yoluyla’ ihraç edilen personelin birbirine karıştırıldığına dikkat çekti. Çağlayan, YAŞ ile mağdur edilenlerle sıralı sicil yoluyla ihraç edilen personel arasında fark olduğunu vurguladı. Çağlayan, “28 Şubat döneminde ihraç edilen personel çok tepki çekmesin diye bir kısmı YAŞ’la, bir kısmı sıralı sicil yoluyla ihraç edildi. YAŞ’la ihraç edilenlere yargı yolu kapalı, sıralı sicil yoluyla ihraç edilenlere yargı yolu açık. İkinci yolla ihraç edilenler mahkeme kararıyla ve hukuka uygun bir şekilde ihraç mı edildi? Hayır. Yasaya uygun ama hukuka uygun değil” dedi. Çağlayan, AYİM’in karar verme konusunda bazı olağanüstü dönemlerde zor durumda kaldığını dile getirirken, yerindelik denetimi yapma konusunda da tarafsız kalamadığı dönemler olduğuna dikkat çekti.“Ordudan ihracımın asıl sebebi namaz kılmam ve içki içmemem’Jandarma Yüzbaşı Bülent Demir, “disiplinsiz” olduğu gerekçesiyle 2002 yılı sonlarında üçlü kararnameyle ihraç edildi. Resmi yazışmalarda ihraç gerekçesi olarak ‘disiplinsizlik’ gösterildi ancak Yüzbaşı Demir’e şifahen ‘irticai’ faaliyetlerinden ötürü ihraç edildiği söylendi. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne (AYİM) başvuran Demir’e ret cevabı verildi. Jandarma Genel Komutanlığı’nın AYİM’e gönderdiği cevap yazısında, “disiplinsizliği alışkanlık haline getirdiği ve ağırlıklı olarak irticai tutum ve davranışlarda bulunduğu” ifade ediliyor ancak irticai tutum ve davranışların neler olduğu belirtilmiyor. İHRAÇTAN ÖNCE “TAKDİRNAME” ALMIŞ Disiplinsizlik iddiası ile atılan Demir’e son görev yeri olan 10’uncu Jandarma Er Eğitim Alay Komutanlığı’nda (Bornova-İzmir) Jandarma Genel Komutanı Aytaç Yalman tarafından ‘başarılı çalışmaları’ dolayısıyla ödül verildi. Yüzbaşı Demir’e yine son görev yerinde birinci sicil amiri olan Jandarma Kıdemli Albay Savaş Gevrekçi tarafından ‘üstün gayret ve çalışmalarından ötürü’ takdir belgesi verildi. Demir, disiplinsizlik nedeniyle ihraç edilmeden önce son görev yeri ve yılında ikincil sicil amiri Tuğgeneral İsmail Evci’den ise “emsallerine örnek teşkil edecek özverili çalışmalarından ve ‘örnek disiplin anlayışı’ nedeniyle” takdir ve tebrik aldı. Son görev yeri ve son görev yılında başarılı çalışma ve disiplin anlayışı nedeniyle takdir ve tebrik alan Jandarma Yüzbaşı Bülent Demir, disiplinsizlik bahane gösterilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi. SUDAN SEBEPLERLE GELEN İHRAÇ Alay komutanının yanına geç gitmesi, tabur komutanıyla dalgınlık sonucu tokalaşmaması, mesaiye 3 dakika geç gelmesi, üstüne hakarette bulunduğu gibi gerekçelerle açılmış davalar gerekçe gösterilerek ihraç edilen Yüzbaşı Bülent Demir, devam eden disiplin davaların tümünden de ‘beraat’ etti. Subay Sicil Yönetmeliği’nin 91’nci maddesinde irticai ve ideolojik görüşleri benimsemek ve bu doğrultuda faaliyetlerde bulunmak TSK’dan ihraç sebebi olarak yer alıyor. Bülent Demir’in namaz kılması irticai faaliyet olarak değerlendirildi ve ihraç edildi. Ama resmi ihraç yazışmalarında irticai faaliyet olarak namaz kılması gösterilmedi. Demir de irticai faaliyetlerinin neler olduğunu hiç öğrenemedi. YENİ AKİT

Hakim Bnb. Yusuf Çağlayan Askeri Yargının Nasıl Kullanıldığını anlattı

Eski Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan, 28 Şubat’ın 14. yıldönümünde Nesil Yayınları’ndan çıkacak kitabında dindar subayları ordudan ihraç etmek için askerî yargının nasıl kullanıldığını anlattı.

YAŞ kararıyla ordudan ihraç edilen eski Askerî Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan, 28 Şubat öncesi ve sonrasında irtica gerekçesiyle hakkında dava açılan ve ihraç edilen subayların ‘irticai’ faaliyetlerini 28 Şubat’ın 14. yıldönümünde çıkacak ‘Orduda, yargıda darbeci kuşatma’ kitabında anlattı.

Taraf Gazetesi’nden Ertan Altan‘ın haberine göre 28 Şubat’a ‘post-modern darbe’ adını koyan Genelkurmay eski Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak’ın kendisine bazı subaylar hakkında işlem yapılması için baskı yaptığını ifade eden Çağlayan, lojmanlardaki fişleme faaliyetleri, başörtülü eş avcılığı gibi bildik hikâyelerin yanı sıra irticaya gerekçe yapılan akıl almaz delilleri de gözler önüne serdi.

İrticai faaliyet dedikleri

Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde 15 yıl hâkim olarak görev yapan emekli Binbaşı Yusuf Çağlayan 1998 Aralık Yüksek Askerî Şûrası’nda ‘irtica’ gerekçesiyle ihraç edilene kadar tanık olduğu hukuksuzlukları ‘Orduda, yargıda darbeci kuşatma’ adlı kitabında anlattı.

28 Şubat’ın 14. yıldönümünde piyasaya çıkacak kitapta anlatılanlar, o dönemde YAŞ kararlarıyla ordudan ihraç edilen yaklaşık üç bin personelin, TSK ile ilişiklerinin kesilmesine gerekçe olarak gösterilen “irticai faaliyetlerinin” neler olduğunu da ortaya koydu.

Askerî lojmanlarda adeta bir “cadı avına” dönüşen alkol kullanmama, ibadet etme gibi subayların ve ailelerinin yaşam tarzına yönelik hafiyelikleri anlatan Çağlayan, dindar olduğuna kanaat getirilen personelin ihraç edilmesi için askerî yargının nasıl kullanıldığını da gözler önüne seriyor.   

Bir formül bulun bu adam tutuklanacak

Takibe alınmış personelin adli işlem gerektirecek bir açığı bulunamazsa “öküz altında buzağı arandığını” ifade eden Çağlayan tanık olduğu bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir gün savcılığımıza elleri kelepçelenmiş bir astsubay getirildi. Askerî yargının görev alanına girmeyen bir disiplin suçu işlemişti. Astsubayın tabur komutanının odasına “selamün aleyküm” diyerek girdiğine dair bir tutanak tutulmuştu. Adli müşavir, komutanın astsubayın tutuklanmasını istediğini söyledi.” Astsubayın tutuklanmadığını belirten Çağlayan, daha sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor:“Komutanın odasına girdim. Bana kuşkulu bakışlar atarak ‘Yusuf neler yapıyorsun, artık astsubaylar komutanın odasına dinî selam vererek giriyor. İrtica ne boyutta’ dedi.” Hâkimleri odasında toplayan tabur komutanı kararını vermişti: “Bir formül bulun bu adam tutuklanacak.”

Özkasnak hedef gösterdi

28 Şubat’ı “postmodern darbe” olarak niteleyen dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak’la yaşadığı bir diyalogu aktaran Çağlayan kitabında şu ifadelere yer verdi: “Kendisi benim adli yetki alanımda bir tugay komutanıydı. Bir astsubay hakkında yolsuzluk iddiasıyla dosya hazırlanmıştı. Bana ‘bu adam kim biliyor musun’ dedi. Sonra elleriyle çenesinin altını tutar gibi yapıp, açıp kapayarak ‘bu adamın eşi de kızı da böyle ona göre’ dedi.” Çağlayan’ın aktardığına göre yolsuzluk suçlamasının tek dayanağı ise imzasız bir ihbar mektubuydu. 

Eşinin fotoğrafını getir görelim

Çağlayan’ın kitabında aktardığı en dikkat çekici olaylardan biri de bir astsubay hakkındaki emre itaatsizlik davası. Astsubayın itaat etmediği emir ise şöyle: “Eşinin fotoğrafını getir görelim.”  Emre itaatsizlik davası neticesinde, emir askerlikle ilgili olmadığı için astsubay beraat etmiş ancak komutanı beraat kararını temyiz etmişti. Komutan dilekçesinde, askerî lojman ve tesislerden söz konusu astsubayın ailesinin yararlanması için fotoğraf istediğini, astsubayın ise ısrarla emre itaatsizlik ettiğini belirtiyordu. 

Bunları işe almayın

Orduda ‘irticai faaliyet’ olarak yansıtılan fiillerin, komutanların kişisel ve subjektif gözlemlerine dayandığını belirten Çağlayan, 28 Şubat sürecinde GATA’dan ve diğer askerî hastanelerden yine irtica gerekçesiyle ihraç edilen 25 uzman askerî doktorun hiçbir sivil kurumda çalıştırılma-ması için valiliklere ve YÖK’e Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yazı yazıldığını da belgeleriyle ortaya koydu.

Kaynak : http://www.internethaber.com/selamunaleykum-dedi-tutuklayin-bunu–330443h.htm#ixzz1cXP0fyfR

Kategoriler:ASDER, ayim, tsk Etiketler:, , ,
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 170 takipçiye katılın