Arşiv

Posts Tagged ‘asker’

Fişlemenin böylesi görülmedi

Fişlemenin böylesi görülmedi

25.09.2012 09:25
28 Şubat soruşturmasındaki ilginç fişleme belgelerine ulaşıldı. Darbeciler, devleti de milleti de tek tek fişlemiş
28 Şubat soruşturmasında inanılmaz belgelere ulaşıldı. 3. Ordu Komutanlığı, 568 kişiyi fişlemiş. Bunlar arasında vali, müftü belediye başkanı, kaymakam, savcı ve dekanlar da var. Tümgeneral Yücel Ö’nün MİT ve emniyetten yararlanarak “Ev ve iş telefonlarını dinleyin” talimatı ise dudak uçuklattı. Savcılık, 28 Şubat’ın ‘telekulak ekibini’ mercek altına aldı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü 28 Şubat soruşturmasındaki şoke edici belgelere BUGÜN ulaştı.
Başsavcılığın soruşturma kapsamında incelediği belgeler arasından postmodern darbenin telekulak ve fiş ekibi çıktı. Buna göre Başsavcılığın masasındaki belgelerden, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Karargahı’nın MİT bölge temsilciliklerini ordu ve kolordu komutanlıklarının bulundukları yerlerde istihbarat merkezleri olarak kullandığı anlaşıldı. Karargahın talimatına uyan 3. Ordu Komutanlığı’nın 568 kişiyi ‘irtica faal’ listesi altında fişlediği belirlendi.
Bölgedeki vali, belediye başkanı, kaymakam ve savcıların yanı sıra müftü, milli eğitim müdürü, köy imamı, tarım müdürü, PTT müdürü, adliye yazı işleri müdürü, öğretim üyeleri, ilkokul müdürü, tapu müdürü, hemşire ve öğretmenlere kadar bir çok ismin fişlendiği anlaşıldı. Çok sayıda fişlemeye imza atan 3. Ordu Komutanlığı istihbarat merkezinin kayıt altına aldığı kişilerin karşısına “Nurcu, Fazilet Partisi taraftarı, dindar kimselere yakın durur, şıh kardeşidir, eşi tesettürlüdür, makam odasında namaz kılar, Milli Görüşçü’dür, Nakşibendi tarikatı üyesidir, başı açık olanlara kapanmaları için telkinde bulunur, Zaman Gazetesi’yle irtibatlıdır, İran yanlısıdır, eşi mesaide açık diğer zamanlar kapalıdır, irtica yanlısıyla dosttur, Sızıntı dergisi okur, içki içtirmez, sekreteri tesettürlüdür, belediye başkanıyla içki içilen yerlere ruhsat vermez, tutucu muhafazakardır, sosyal etkinliklere katılmaz” şeklinde notlar düştüğü görüldü. Müftüler bile eşi başörtülü olduğu gerekçesiyle fişlendi.
EL YAZILI GİZLİ EMİRLE DİNLEME TALİMATI
Genelkurmay’ın iç tehdit diye ürettiği ‘irtica’ konusundaki ‘gizli’ yazışmaları 1995 yılında el yazısı ile yaptığı ortaya çıktı. Dönemin İstihbarat Başkanı Hava Tümgeneral Yücel Ö. imzalı ‘Gizli’ belgede, “İç tehdit” konulu yazışmaların (fişlemelerin) el yazısı ile yazılarak gönderilmesi isteniyor. Belgede, “Bu yazışmalara ‘Gizli Kişiye Özel’ gizlilik derecesi verilecek, bu hususlardaki uygulama emirleri el yazısı ile yazılarak gönderilecektir. Kontrollü evrak gibi çok sıkı takip ve muhafaza edilecek, fotokopi ile çoğaltılmayacak, bilmesi gerekenlerin dışındaki hiçbir personelin nüfuz etmesine imkan verilmeyecektir” deniliyor.
EŞLERİNİ TAKİP EDİN
Ayrıca yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet’in 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe aldıkları anlaşılıyor. Tümgeneral Ö. imzalı ‘Gizli’ emir belgesinde, şu ifadelere yer veriliyor:
“Personelin de ev ve iş telefonları MİT Bölge Temsilcilikleri ve Mahalli Emniyet Makamları ile gerekli koordinelerde bulunularak, dinletileceklerdir. Aktif sakıncalı ve şüpheli personel mümkün olduğu müspette düşük sicil verilecektir. Askerlik terbiye ve nezaket kuralarına uymayan en küçük hareket ve davranış disiplinsizlik olarak telakki edilecek ve disiplin amirlerinin yetkileri dahilinde cezalandırılacaktır. Eş ve çocuklarının giyinişlerine dikkat edilecek. Eşleri ve çocukları belli bir ideolojiyi temsil edecek şekilde giyinen personel uyarılacaktır. Bu personelin eş ve çocuklarının faaliyetleri, uyarılara uyup uymadıkları takip edilecektir.”
28 Şubat soruşturmasını yürüten savcı Mustafa Bilgi darbenin telekulak ekibini mercek altına aldı. Soruşturma kapsamında 28 Şubat’ın asker, MİT ve emniyetin telekulak ekibinin önümüzdeki günlerde ifade vermesi bekleniyor.
“MUHAFAZAKAR TAKİYE YAPAR”
İşte listededeki ilginç fişleme notları:
Erzincan Valisi: Muhafazakar, takiyye yapar. İçki ruhsatı verdirmez.
Erzurum Valisi: İçki içirtmez. Sekreteri tesettürlüdür. Belediye Başkanıyla birlikte içki ruhsatı vermez
Iğdır Valisi: Türbana müsaade etti. Nurcudur.
Gümüşhane Valisi: Eşi türbanlıdır. MGK kararlarının uygulanmasında yazı yazmakla yetindi. Takip ve kontrol etmedi. Hassasiyet göstermedi.
Solhan Kaymakamı: FP tutum ve davranışlarında Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. : Nurcu. Kırkıncı Grubu. Üniversitede irticai kesimi kayırmakta. Kadrolaşmaya göz yummaktadır.
Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof: İrticai kesimi kayırmakta. Kadrolaşmaya göz yummakta.
Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Prof.: Nurcu. Üniversitede İrticai kesimi kayırmakta. Kadrolaşmaya göz yummaktadır.
Fırat Üniversitesi Rektörü: İrticai faaliyetlere şahsi menfaatleri uğruna ödün verdi.
Erzurum Narman Müftüsü: Eşi Türbanlı. Tarikatçı olabilir (Süleymancı)
Erzurum Karayazı Müftüsü: Eşi türbanlıdır. FP yanlısıdır. Erzurum İspir Müftüsü: Eşi başörtülü, kendisi antilaik. Adıyaman’daki şeyhe gidilmesi için öncülük yapar. Ardahan Müftüsü: Eşi başörtülü. Aşırı dinci.
Ardahan Hanak Müftüsü: Eşi başörtüsü takar. Kendisi antilaik görüşlüdür. Ağrı Belediye Başkanı: Milli Görüşçü, Sosyal Etkinliklere katılmaz. Alternatif etkinlik düzenler.
Bayburt Belediye Başkanı: TSK’ya olumsuzdur. Eşi türbanlıdır
Bingöl Belediye Başkanı: Refah Partisi yanlısıdır. İrtica yanlısı Marmara FM’in sahibidir.
Elazığ Belediye Başkanı: Eşi tesettürlüdür.
Erzincan Belediye Başkanı: Eşi başörtülüdür. MHP’nin radikal kanadı
Erzurum Belediye Başkanı: Eşi tesettürlü. Sosyal etkinliklere katılmaz. FP Kadın Kolları üyesidir.
Sivas Belediye Başkanı: Nakşi Şeyhi.
KAYNAK: GÖKHAN ÖZDAĞ / BUGÜN

Baba, artık asker kızıyım diyebilir miyim?

Zübeyr Tufan, haklarını iade eden uyum yasası Meclis’ten geçince ilk iş olarak kızını aradı.

Ayşe’nin cevabı boğazında kocaman bir yumruğun düğümlenmesine sebep oldu: “Artık ben de asker kızıyım diyebilir miyim?” Tufan, 28 gün Etimesgut’ta ağır işkence gördükten sonra ordudan atılan askerlerden biri. Postmodern darbe diye anılan 28 Şubat’tan en büyük zararı gören kitle, YAŞzedeler desek herhalde abartı olmaz. Maruz kaldıkları ağır işkenceler ve mahkeme kararı olmadan bütün hakları ellerinden alınarak sokağa bırakılmaları bile mağduriyetlerinin sadece bir parçası. Sonrasında yaşadıkları ve muhatap oldukları onur kırıcı muameleler ilk saydıklarımıza rahmet okutacak cinstendi.
18 maddelik meşhur MGK bildirisinin 7, 8 ve 9. maddeleri onları hedef alıyordu. Yıllarını verdikleri mesleklerinin rencide edici biçimde ellerinden alınması yetmiyormuş gibi, cunta sivil hayatta da peşlerini bırakmadı. Bildirinin 8. maddesi onların açlığa mahkûm edilmesi anlamına geliyordu. Bazı belediyelerde iş bulabilenlerin atılması isteniyordu. Devletin en üst güvenlik kurulunun ‘düşman’ ilan ettiği kimselere özel sektörün iş vermesi de düşünülemezdi. Kamu kuruluşlarına yüzde 2 oranında eski hükümlü çalışma mecburiyeti getiren devlet (ki eskiden özel sektörde de vardı) ordudan atılanlara bunu çok görüyordu. Yüksek Askerî Şûra kararlarının yargı denetimine kapalı olmasından dolayı tamamen yargısız infaza uğrayan insanlara çoluk çocuğunun nafakası dahi çok görülüyordu. 12 Eylül anayasa referandumu öncesinde gazetelerde ‘gözlemeci komutan’ hikâyesini okumuştuk. Muhsin Polat, karakol komutan vekili olarak görev yaptığı Kandıra’da ihraç edilince pazarda gözlemecilik yapmaya başlar. Hikâyesini anlatırken “İlk zamanlar ‘Komutan iki gözleme!’ sözü ağırıma gitmişti.” şeklinde konuşuyordu. Dört çocuğunu geçindirebilmek için pazarcılık yapmaktan başka çaresi kalmamıştı. Kararname ile atılanları da kattığımızda yaklaşık üç bin ailenin ocağına ateş düşmüştü. ’28 Şubat’ta kim daha günahkârdı?’ kavgasında gözden kaçan önemli bir acıydı askeriyeden atılanlar.
12 Eylül’deki anayasa değişikliği ile durumları biraz düzeldi. En önemlisi itibarları iade edildi. Ekonomik kayıplarının cüz’î miktarı telafi edilebildi. Yaşadıkları acının tazmini bir yana hayatın normal akışında elde edebileceklerinin bir kısmına razı edildiler. Ödemek zorunda kaldıkları SSK ve Bağ-Kur primleri, maaş kayıpları, 15 yılını doldurmadan atılanlardan tahsil edilen eğitim giderleri ve içeride kalan OYAK kesintilerini almak için hukukî mücadele yapmaları gerekiyor. Bir de YAŞ kararı yerine kararname ile atılanlar var ki onların durumu hepten karışık. İhraçları YAŞ kararına dayanmadığı için mahkemeye başvurma hakları varmış gibi görünüyor ve düzenlemelerden faydalanamıyorlar. O ortamda askerî mahkemeye gidip hak alabilecekler miydi? Hiç sanmıyorum. Zaten böyle bir hakları olduğunun bile farkında değillerdi. Zira kim YAŞ’la, kim kararname ile atıldı çok ayırt edilemiyordu. Hikâyeler etkileyici, hele işkence kısımları çok can acıtıcı ama beni asıl eşler ve çocukların yaşadığı psikolojik yıkım müteessir ediyor. Boşanmalar, şiddetli geçimsizlik ve hatta maalesef intihar vakaları. YAŞ mağdurları katlandıkları acılara rağmen o kirli sürecin yüz akı olarak çıktı. Onlara bu acıyı yaşatanların hesabı çok kolay olmayacak.

 

b.korucu@zaman.com.tr  
http://twitter.com/blntkorucu 

06 Mart 2012, Salı

Kategoriler:ASDER, medeniyet, tsk Etiketler:, , ,

28 ŞUBAT’TA VAAZ VE HUTBELERE ÖZEL EKİP

Ortaya çıkan 28 Şubat belgelerinde Çetin Doğan’ın, vaaz ve hutbeleri takibe aldırdığı, Osman Özbek’in, askeri personelin evillik cüzdanlarında başörtülü aradığı görülüyor.

28 Şubat’ın 15. yıldönümünde yeni belgeleri ortaya çıktı. 28 Şubat soruşturmasına delil olarak sunulan belgelere göre, dönemin Genelkurmay Harekat Daire Başkanı Korgeneral Çetin Doğan camilerdeki hutbe ve vaazları kontrol için personel görevlendirilmesini, yer ve zaman tespiti yapılarak raporlaştırılmasını istedi. Star’ın ele geçirdiği ve 28 Şubat soruşturmasıyla günyüzüne çıkan belgeler, post modern darbenin baskı ve kontrol mekanizmasını da ortaya koyuyor.

Doğan, vaazları da fişletmiş

16 Nisan 1997’de Genelkurmay Başkanlığı’ndan tüm kuvvet komutanlıklarına gönderilen “kişiye özel-gizli” ibareli Korgeneral Çetin Doğan imzalı yazıda şöyle denildi: “Garnizon Komutanlıklarınca öncelikle Cuma ve bayram namazları olmak üzere gayri muayyen zamanlarda verilen hutbe ve vaazların personel görevlendirmek suretiyle takibinin ve tespit edilen hususların yer ve zaman belirtilerek rapor edilmesinin laiklik aleyhtarı tutum ve davranışları önlemeye yönelik çalışmalar için faydalı olacağı değerlendirilmektedir.” Çetin Doğan’ın “Genelkurmay Başkanı emriyle” ibaresini eklediği yazının sonunda, “konunun Garnizon Komutanlıklarınca bizzat takip ve kontrol edilmesi ve daha ast makamlarla sivil makamlar arasında yazışma yapılmaması” uyarısı yapılıyor.

Evlilik cüzdanlarına yakın takip

Dönemin Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek imzalı bir diğer belge de, “ivedi” olarak 1997 Nisan ayında faksla gönderilen bir talimat yazısı. “Evlenme Cüzdanı ve Sağlık Fişlerine Yapıştırılan Fotoğraflar” konulu talimatta bölge komutanlığında görevli bazı subay , astsubay ve özellikle uzman jandarma çavuşların evlenme cüzdanlarına yapıştırılan eş fotoğraflarının tesettürlü olduğunun tespit edildiği ifade edildi. Talimatta şöyle denildi: “Yapılacak bir çalışmaya esas olmak üzere bizzat birlik komtanlıklarınca A-Evlenme cüzdalarında tesettürlü fotoğrafı bulunan ve bu kıyafet ile yaşamlarını sürdüren subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimlik ve görev yerlerinin, B-Evlenme cüzdanlarında tesettürlü fotoğraflar bulunan ancak halen çağdaş kıyafetli olan subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimliklerinin tespit edilerek 15 Şubat 1997 tarihine kadar bildirilmesi..” Yazının altında “müsaade eden” olarak Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek ismi bulunuyor.

Çiller’e ‘onbaşı’ kampanyası

Dönemin Güney Deniz Saha Komutanı Bülent Alpkaya imzalı “kampanya” konulu bir diğer yazıda da Tansu Çiller aleyhine kampanya başlatıldığı duyuruluyor. 1997 Eylül ayında gönderilen “gizli” yazıya “kampanya katılım formu” eklenerek, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller aleyhine kampanya başlatılması isteniyor.

Star

Kategoriler:ASDER, hukuk, tsk Etiketler:, , , , ,

Orduevinde sakal ve başörtüsü yasağı

İlk sinyal Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’dan geldi…

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı sosyal tesislerden yararlanan askerler arasında rütbe farkından kaynaklanan kast sisteminin kaldırılmasından sonra, sakal ve başörtüsü yasağının da kaldırılması yolunda ilk sinyal Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’dan geldi

Yılmaz, “Demokrasi adım adım ilerler” diyerek kapıyı araladı. TBMM’de gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bakan Yılmaz kast sistemi uygulamasının sona erdirilmesine ilişkin “Genelkurmay Başkanlığı’na teşekkür ediyoruz” dedi. Karardan önceden bilgili olduklarını söyledi. Bakan Yılmaz orduevleri ve askeri gazinolara sakallı ve başörtülü girişin yasak olduğunu hatırlatan bir gazetecinin “Bu yasağın da kaldırılması gündeme gelebilir mi” sorusuna “Demokrasi bir süreçtir, adım adım ilerler” diye yanıt verdi.

Milli Savunma Bakanlığı’nda sivilleşme çalışması olup olmadığı yolundaki bir başka soruyu yanıtlarken de, bu tür çalışmaların sürdüğünü belirten Yılmaz, “Sizin bildikleriniz var, bilmedikleriniz var” demekle yetindi. Milli Savunma Bakanı bu konudaki çalışmaların kamuoyuna henüz yansımadığını kaydetti…
HABERNAME

Bedelli ve Askeri Bürokrasinin taktikleri

Ordumuzun terörü önleme kapasitesini kullanmadığının veya kullanamadığının iki sebebi var; Birincisi Muğlalı Sendromu, ikincisi çok daha ilginç…

Bu hafta bedelli askerlik ile ilgili bazı sonuçlar netleşecek gibi gözüküyor.

Anayasa referandumunun sonucuna rağmen YAŞ mağdurları ile ilgili yasa çıkarılırken askeri bürokrasinin ince taktiklerini gözlemlemiş birisi olarak bedelli yasasının çıkarılma sürecinde benzer risklerin olabileceğini düşündüm.

O tarihlerde ASDER (Adaleti Savunanlar Derneği) olarak ciddi bir sivil toplum örgütü çalışması yapıldı. TBMM’ye, AYİM’e  Genelkurmay’a mağdurların dilekçeleri ve ısrarlı talepleri üzerine askeri bürokrasi konuyu gündeme almak zorunda kaldı.

Hükümetin askerlerle ilgili konularda teenni ile hareket etme yaklaşımını askeri bürokrasinin çekingenlik olarak algıladığını gördük. Askeri bürokrasinin sunduğu ilk teklif tabiri caizse dağın fare doğurması demekti. Ne kimlik, ne silah, ne pasaport hiçbir şey vermek istemiyorlardı. Neyse ki toplum ve STK’ların ve medyanın olumlu etkisi ile uzlaşma sağlandı. Bekir Bozdağ bey iyi niyetle çok gayret etti.

Aynı yaklaşımı burada da görüyoruz. 35 yaş iddiasının ilk defa askeri bürokrasiye yakınlığı ile bilinen gazetelerde çıkması tesadüf değildi.

28 yaşın üzerinden bir sınırla çıkarılması için ortaya atılacak muhtelif argümanlar şunlardır:

1-Asker ihtiyacı, mevcut kadro doluluğunun % 65 olduğu cevabı. Bu görüşe göre askerlik süresini tayin ederken bazı kritik bilgileri bilmek gerekir. Asker ihtiyacı, gerçek ihtiyaç mı?

Militarist toplumlarda ordunun görevi sadece düşmanı caydırmak ve gerekirse vatanı korumak değildir. Aynı zamanda toplumu eğitme görevi vardır. Geçmişte ağaçlandırma çalışmalarında bile asker kullanılmıştı. Her kasabada Garnizon Komutanlığı mantığı ile asker bulunduruluyor. Bundan maksat kültürsüz halkı eğitmek mi?

Bunun için soğuk savaş sonrası değişmeyen ordular yüksek sayı ile iç tehdite karşı kendilerini korumaya çalışırlar. Çünkü halkının bir kısmını düşman gören bir anlayış vardır. Kendilerine benzemeyen yaşam tarzında olan insanları karşı devrimci olarak algılayan silahlı bir güç çok tehlikeli şeyler yapabilir.

Bu uygulama kurtuluş savaşı sonrası dönemde belki kabul edilebilir bir gerekçeye sahipti. Fakat günümüzde askerimizi toplumun eğitiminde ve sosyal faaliyetlerde kullanmak çağdaş bir uygulama değildir.

Amac ordunun güçlü olması mı, askerliğin toplum mühendisliğindeki rolünün devamı mı? Bu soruya dürüstçe cevap verelim. Asker ihtiyacı belirleme ölçütler çağdaş ve bilimsel verilere göre değil gelenekçi soğuk savaş dönemi ölçütlerine göre düzenlenmektedir. Çünkü Asker Alım (ASAL) sistemi hemen hemen ikinci dünya savaşından beri aynıdır.

2-Verimlilik ilkesi; Orduyu güçlü yapan asker sayısı değil savaşma gücüdür. Ayaklı bilgisayar gibi ve özel telsiz bağlantılı nanoteknoloji ile üretilmiş kıyafet giyen bir asker bir bölük klasik askerden daha çok savaşma güçüne sahip değil mi? Halen dededen kalma yöntemlerle askerliği devam ettirmek modern silahlı kuvvetlerimize hiç yakışmıyor. Herşeyin elektronize olduğu çağımızda eski alışkanlıklar devam ediyor.

Evet ordumuz maalesef çok hantal dünyaya asker sayısı ile ölçüldüğünde büyük gözüküyoruz ancak Kartepe gemimize başarılı  operasyon yapan SAS ve SAT komandolarını yetiştirmek, teröristleri korkulu rüyası bordo berelileri yetiştirmek varken, savunmayı yedek ve acemi mükelleflerle yapmaya çalışmak verimlilik ilkesine uymadığı gibi çok geri bir uygulamadır.

Asker sayısını yüksek tutarak çalışacak eğitimli işgücünü ‘verimlilik’ ilkesine uygun olmayacak bir şekilde kullanmak bilimsel yönetim ilkelerine uymaz.

3-Vatani hizmetin tek tip olması anlayışı
Bazı insanlar akılları ile bazı insanlar ilimleri ile bazı insanlar fizik güçleri ile bazı insanlar servetleri ile vatana hizmet edebiliyorlarsa bu yöntem adil uygulamaya aykırı değildir. Profesyonel ordunun mantığı da budur. Halen eski anlayış kutsal asker ocağı retoriğinin arkasına sığınıp kimse edebiyat yapmasın.

“Önemli olan kaliteli askeri hizmeti hangi şekilde alırız?” sorusuna cevap vermektir.

4-Terör devam ediyor görüşü
Güneydoğu’da 20 yıldır ilk defa teröristlere büyük darbe vuruldu. Çünkü Genelkurmay Başkanı ve  Kuvvet Komutanları askerin başında idi ayrıca operasyonu yapanlar özel eğitilmiş askerler ve muvazzaflardı.

Ordumuzun terörü önleme kapasitesini kullanmadığının veya kullanamadığının iki sebebi var;

Birincisi Muğlalı Sendromu, yani sivillerin emrinde terör önleme çatışmalarında hata yaparsak hapse gireriz yanlış inanışı. Bir istisnai örneği alıp genelleme yaparak çalışmamak, doktorun ameliyatta hata yaparım tazminat davası açarlar diyerek işini yapmaması gibi.

İşini hukuka uygun yapamayan askeri güç pasif beklemek yerine istifa etmeliydi.  Bugün Güneydoğu’da birliklerin bölgeyi değil sadece kendini korur gibi duruşu çok dikkat çekici. 24 şehidimize sebep olan Hakkari de baskın yeme başka nasıl açıklanır.

İkincisi terör bitirirsek başarı sivillerin hesabına yazılır diyen siyasete bulaşmış askeri algı. Bugün bu algının olmadığını söyleyebilir miyiz? Cevabı siz veriniz.

Soğuk savaş öncesi rakamlarını, oranlarını ve yöntemlerini devam ettirerek  sivilleri ikna etmeye çalışan askeri bürokrasiye dikkat etmek gerekir. Bakalıp yeni Milli Savunma bakanımız milletin temsicisi gibi mi yoksa askeri bürokrasinin temsilcisi gibi mi davranıyor göreceğiz.

Böyle bir zamanda askerin gönlünü razı etmeye çalışırken komutanı imzaya boğan kurmaylara ve teamül önyargıları ile işleyişi  tıkayan askeri bürokrasiye dikkat etmek gerekir. Askeri bürokrasinin anladığı dil sivil toplum tepkisidir, siyasetçiyi yalnız bırakan bedelli askerlik bekleyenler bunun bedelini öderler.

Nevzat Tarhan – Haber 7 

ntarhan@gmail.com

Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , ,

İnanç orduda erlere mahsustur…!

CEMAL A. KALYONCU
Sayı: 847 / Tarih : 28-02-2011

Emekli Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan, 28 Şubat sürecinde hem yaşadıklarını hem dinlediklerini kaleme aldı. 28 Şubat’ın neden yapıldığını, kolordu komutanının Çağlayan’a itiraf ettiği “İnanç halka mahsus bir şeydi, ordudaysa erlere…” sözü anlatmıyor muydu?

Öyle ya, nasıl bir ordu, yüzyıllardır kendi milletinin millî/manevi değerleri ile özdeşleşmiş unsurlarını ‘düşman unsur’ belirlemişti. 28 Şubat süreci diye bilinen dönemde, önce askerî hiyerarşiye hâkim olup ele geçirdikleri üst kademeyi, bu sefer devlete hâkim olmak için kullanmış, oradan da tüm Türkiye’yi ‘fişledikleri’ bir açık hava hapishanesine çevirmişlerdi. Sorgusuz sualsiz pek çok kişiyi çok sevdikleri askerlik mesleğinden ihraç etmiş, ürettikleri sahte belgelerle Yüksek Askerî Şûra’larda (YAŞ) bu işi bitirmişlerdi. O yüzden kitabı bitirdiğinizde eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kulaklarını çınlatmadan duramıyor, “Allah Allah diyen ordu nerede kalmış?” diyorsunuz.

Dönemin ne kadar korkunç olduğu, neleri kapsadığı yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Emekli Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan’ın kaleme aldığı ‘Orduda, Yargıda Darbeci Kuşatma, Mağdurların Dilinden Darbeci Zihniyetin İcraatları’, o dönem orduda yaşananları gözler önüne seriyor. Kendisi de 1998 yılı aralık şûrasında re’sen emekli edilmiş birisi olan Çağlayan, hem yaşadıklarını hem de kendisine anlatılanları derlediği kitabıyla, bizleri o günlere götürüyor.

Çağlayan’a göre 28 Şubat 1997 postmodern darbesi, ordu açısından da bir kırılma noktası. Zira, o ana kadar yapılan darbe ve müdahaleler birtakım manipülasyonlarla topluma bir şekilde kabul ettirilmişti. O tarihe kadar ordu memleket hayrına yapmıştı bu darbeleri diye düşünenler vardı. Dolayısıyla halk, ordu ile darbeciler arasında bir ayrım yapmıyordu. Ama 1990’ların ortasından itibaren, özellikle 28 Şubat sürecinde, YAŞ kararları ile ‘irticai’ nedenlerle ordudan atılanlar başlarına gelenleri toplumla paylaşmaya başlayınca fotoğraf netleşiyordu. Yusuf Çağlayan’ın ifadesi ile “Dinî değerlerle sorunu bulunan bir ordu algısı, milletin kafasında hiçbir zaman oturmuyordu. Önemli sayıda dindar kimliği ile öne çıkan personelin tasfiyesi, eğitimde ve Kur’an kurslarında dine karşı alınan önlemler; kısaca tasfiyeler ve 28 Şubat kararları ile darbeciler topluma kendi kendilerini tanımlamışlardı. Toplum ne olup bittiği konusunda ilk ağızdan önemli bilgilere sahip olmuştu. Bu, toplumda ordu ve darbeciler ayrımını pekiştirmiş; orduya olan sevgi ve saygıyı muhafaza, darbecilerden nefret işlevi görmüştü.”

1990’lı yıllara kadar böyle olmayan ordu yapısı ne olmuştu da değişmişti? 28 Şubat süreci ile birlikte, eşleri başörtülü personel, istenmeyen görüşlere mensup ve orduya sızmış irticai unsurlar söylemi öne çıkarılarak neden ihraç edilmişti? İhraç işlemleri ile ordu hiyerarşisini ele geçirmek neden amaçlanıyordu? Ordu neden böyle bir operasyona muhatap olmuştu? Çağlayan’ın kitabında işlediği ağırlıklı temalardan biri de buydu. Yusuf Çağlayan, bunun amacını şu şekilde dile getiriyordu: “Darbeci yapıların oluşumu, öncelikle bu amaçla ordu içinde örgütlenme ile sağlanır. Darbeciler önce kurumsal hiyerarşiden bağımsız olarak kendi örgütünü oluşturup, bu örgüte mensup kişileri, kurumsal hiyerarşi içinde stratejik kumanda mevkilerine yerleştirirler. Bu sebeple, darbeciler önce kurum içi kontrolü ele geçirmek, kadrolaşmak, kendi yapılarını ordu yapısı, örgüt çalışmalarını kurumsal aktiviteler gibi göstermek hedefini gerçekleştirmeye çalışırlar. Bunu sağlamak için kurum içinde örgüte dâhil olmuş unsurlar yanında, örgüte açıkça dahil olmayanları da kısmi tasfiye yolu ile otoritelerini tesis ederek, hiyerarşiyi kontrol altına alırlar. Bu hiyerarşik kontrol sağlanmadıkça, ordunun kurumsal gücünün darbeci amaçlar doğrultusunda kullanılması mümkün değildir.”

Hiyerarşi ele geçirilince durulacak mıydı zihniyet? Uygulamalara göre o da mümkün değildi. Onu da Çağlayan’ın tespitlerinden aktaralım: “Ordu içinde bizzat canlı olarak yaşanan olaylarla ortaya koyduğumuz sözü edilen bu azınlık ideolojik zihniyetin, önce orduyu vesayeti altına alıp, daha sonra da tüm devlet kurumlarını ve toplumu vesayeti altına almaya çalıştığını; geçmişteki vesayet sistemini aynen sürdürmek istediğini görüyoruz. (…) Orduda istenen zihniyette bir hiyerarşik kontrol sağlandıktan sonra, aynı taktik devlet hiyerarşisinin ele geçirilmesinde uygulanmıştır.”

Batı Çalışma Konsepti adlı, medyada da deşifre edilen belgeden öğrendiğimize göre Jandarma, bir kolluk ve asayiş kurumu olmaktan çıkarılıp, devletin bütün kurum ve görevlilerini ve hatta toplumu gözetleyen bir kuruluşa dönüştürülmek istenmişti. Bırakın kaymakamları, belediye başkanlarını, özel okulları izlemeyi, “İl ve ilçe merkezindeki umuma açık yerlerdeki (kahve, gazino, pastane, park vs.) irtica görüntüsü nedir?” diyerek toplumun her alanına istihbarat/fişleme yoluyla âdeta kameralar kurdukları anlaşılıyordu. Mesela 8 yıllık kesintisiz eğitimin bu sürecin sonunda koalisyon hükümetine ‘verilen emirle’ uygulanabildiğini de unutmamak gerekiyordu.

Darbecileri bu reflekse sürükleyen ise Çağlayan’ın da belirttiği gibi, kendi toplumuna yabancılaşmanın ürettiği algılardı. Ve bunun zihniyet kodlarını 1900’lere kadar götürmek de mümkündü.

Ancak yine de 1990’lara kadar eşi başörtülü olan personel sorun teşkil etmiyordu askeriyede. Kışlalarda mescitler açık, ezanlar serbestti. 1990’ların başından itibaren ‘bildik komuta kademesinin göreve gelmesiyle’ tedricî bir şekilde cadı avı başlatıldı. Komünizmin çökmesi ile nasıl Amerika’nın tehdit önceliği İslam olduysa komuta kademesi de önceliği ‘irtica’ diye bilinen öcüye vermişti: “Öncelikle, kışlalardaki mescitler olmak üzere, şehirdeki camilerde de gerekli takip ve kontrol tedbirleri alındı. Her seviyedeki birlik komutanları, komuta ettiği birlik personeli arasında irticaî düşünce yapısı, hatta tarikat üyesi olabileceği düşüncesinden hareketle, emirlerindeki tüm rütbeli personeli bu yaklaşımla mercek altına almakla bizzat görevlendirilmişti.” Bu başlangıç aşamasıydı. Çağlayan’ın kitabından öğrendiğimize göre bir vakit namaza 14 gün oda hapsi cezası alanlar olmuştu. Sonra altın yüzük takıp takmayanlar kontrol edilmeye başlandı. Kitaptan okuyalım: “28 Şubat döneminin Jn. Gn. Komutanı T.K. kışlalarda subay ve astsubayların cami ve mescitlere gitmesini, kışla içi mescitlerde ezan okunmasını, mescitlerdeki Arapça ayet ve sembolleri ve cüppe, sarık gibi kıyafetleri yasaklayan bir emir yayınlamıştı. Bu emir doğrultusunda mescitlerde denetlemeler başlamıştı. Askeri birlik sınırları içinde bulunan mescitler, ibadet için mescitlere gelenlerin tespitinde bir araç haline getirilirken, aynı zamanda özellikle cuma günleri, şehirlerdeki camilere de sivil kıyafetli veya namaz kılmak için gelmiş gibi gözüken resmi kıyafetli personel görevlendirilerek, bu mekanlarda görülen personelin de tespitleri yapılmıştı. Mescitler, sadece er ve erbaşlara mahsus ibadet yerlerine dönüştürülmüştü. Mescitlerdeki imam sarık ve cüppeleri, duvarlardaki dinî levhalar kaldırılmıştı. Diyanet İşlerinden onaylı, mealli Kur’an dışındaki bütün kitaplar imha edilmişti.”

Bir er, disiplin suçu işlemeyi göze alarak Kur’an’ın açık arazide gömülmesine gönlü razı olmaması da ilginç bir hadise olarak karşımıza çıkıyordu: “Birlik komutanımız mealli olmadığı için Kur’an’ın da mescitten çıkarılıp açık araziye gömülmesini emretti. Götürüp gömdük. Ben çok huzursuz oldum. Gözüme uyku girmedi. Bir fırsatını bulunca Kur’an’ı gömüldüğü yerden çıkarıp, firar ederek memleketim olan Bursa’ya gittim. Kur’an’ı layık olduğu emin bir yere teslim ettikten sonra tekrar birliğime döndüm. Verilecek her türlü cezaya razıyım.”

Öyle ya, onların bakış açısına göre din halka mahsustu, ordudaysa ancak er’lere ait olabilirdi. Yusuf Çağlayan, yaşadığı bir olayı şöyle aktarıyordu: “28 Şubat döneminde televizyon ekranları âdeta irtica (!) kusuyordu. Aczmendiler, ellerinde sopalarla boy gösteriyorlar, âdeta ülkeyi sarmış gibi görünüyorlardı. Medya böyle bir görüntü oluşturuyordu. Akşam haberlerinde Aczmendiler çıktığında, ertesi gün kolordu komutanının yaptığı ilk iş, beni çağırtmak ve bunların hesabını bana sormak olurdu. (…) Bir ara, bana, inancın halka mahsus bir şey olduğunu da söyledi. Ordudaysa erlere mahsus olduğunu, bu seviyede kaldığı takdirde inancın yararlı olabileceğini ifade etti. ‘Örneğin; savaşta inanç, eri avcı boy çukurunda tutan bir kuvvet verir.’ dedi. Sözü döndürüp dolaştırıp darbeye getirdi ve ‘Darbe neden açıktan yapılmadı biliyor musun? Er faktörü yüzünden… Bu erler, bu milletin çocukları. Açıktan yapsaydık bu erleri nasıl itaat ettirecektik?’ dedi.”

Bu uygulamalar kısa sürede subayların evlerini de kapsama alanına aldı. Eşlerin başlarının örtülü olup olmadığını anlamak için düzenekler kuruldu. Orduevlerinden faydalanmak için eş ve çocuklara kimlik çıkartılarak onların fiziki durumları gözetim altına alınacaktı. Yavaş yavaş çember daraltılıyordu. 13 Mayıs 1998 tarihine gelindiğinde, başörtülü eş ve çocukların sadece orduevleri ve sosyal tesislere girişi yasaklanmıştı. Bu tarihte artık lojmanlarda da bu yasak yürürlüğe konulunca astsubay ve subay eşleri ve aileler için psikolojik travmalara kadar varan süreç hızlanmış oldu.

Dayatılan şablona bağlı olmayanın ‘yanarsın’ diye tehdit edilip, sonra da gereğinin yapıldığı günlerdi o günler. Eskiden bir subayın yabancı bir kadınla evlenmesi ordudan uzaklaştırılma sebebi iken bu değiştirilmiş, artık Müslüman örf ve âdetlerine riayet edenle evlilik yasaklanır (!) olmuştu. Uygulamalar da bunun belgesi niteliğindeydi. Bu hususlarda kitapta, yaşanmış o kadar örnek vardı ki… GATA’da kanser tedavisi olan başörtülü eşinin tedavisi, ordudan ihraç edildikleri için yarım kalan, bunu eşine açıklayamayıp ‘tedavin tamamlandı’ diyerek evine dönen bir subay vardı. Sonuçta bir cana mal olan bu olay da 28 Şubatçıların bir eseriydi.

Kimi çareyi yeni tayin olduğu yerde lojmanda kalma hakkı olmasına rağmen bu hakkını kullanmamakta buldu. Bu da çözüm olmadı. Zira bu sefer ‘Neden lojmanda oturmuyorsun? Sende bir şey mi var?’ sorularına muhatap olmaktan kurtulamadılar. Bir kısmı cadı avından kurtulmak ve hiç olmazsa az süre kalan emekliliğinden önce ordudan ihraç edilmemek için eşinden anlaşmalı boşandı. Bu sefer de bir yıl boyunca evinde hapishane hayatı yaşayan insanların dramı çıktı ortaya. Ne de olsa yetkililerin açıklamalarına göre ‘eş ve çocuklar TSK’nın dış görüntüsüne uymuyordu.’

Ve bütün bunların sonucunda yetkililer tarafından tekrarlanan ezberlenmiş bir cümle vardı: “Din ve inanç hürriyeti bir temel haktır. Bunlara herkesin saygı göstermesi esastır. Biz irtica ile mücadele ediyoruz. Dine karşı değiliz. Bu orduda herkes Müslüman’dır.”

Yusuf Çağlayan kimdir?

1957’de Kırıkkale’nin Bahşılı ilçesinde doğan, 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Yusuf Çağlayan, girdiği askerî hâkimlik sınavlarını kazandı, 1983 yılında da stajının ardından Gaziantep 5. Zırhlı Tugay Askerî Mahkemesi’nde görev aldı. Burada dört yıl kaldıktan sonra Erzincan 3. Ordu mahkemesine, üç yıl sonra da Gelibolu 2. Kolordu savcılığına getirildi. Altı yıl da bu görevde bulundu. 1997’de Kuzey Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Hâkimliği’ne başladı. Aynı günlerde binbaşılığa terfi ederek birinci sınıf hâkimliğe ayrıldı. 1998 yılındaki aralık şûrasında re’sen emekliye sevk edilen Çağlayan, böylece 28 Şubat süreci kapsamında tasfiye edilen subaylar arasında yer aldı. Suçluydu, zira onun da eşinin başı örtülüydü! 

 
28.02.2011
CEMAL A. KALYONCU
Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , ,

YAŞ mağdurlarının eşlerine başörtüsü engeli

Anayasa’da yapılan değişikliğin ardından haklarına kavuşan YAŞ kararıyla TSK’dan atılan askeri personel başörtü gerekçesiyle askeri tesislerden faydalandırılmıyor.Askerlik Şubesi’ne ailece başvurarak tanıtma kartı almak isteyen askeri personelin eşlerine başörtülü oldukları gerekçesiyle kart verilmedi. Aile fertlerinin tamamına verilen tanıtma kartları başörtülü eşler ile kız çocuklarına verilmedi.TSK’da jandarma üstçavuş olarak görev yapan Abdullah Kaplan, 1999 yılında YAŞ kararıyla ordudan atıldı. 12 yıl sonra Anayasa’da yapılan değişiklikle hakları geri iade edilen Kaplan, kendisi ve aile fertleri için askeri tesislerden faydalanmak amacıyla kart başvurusunda bulundu. Kayseri Kocasinan Askerlik Şubesi’ne yaptığı başvuruda, kendisine kart verilirken eşine verilmedi. Kaplan, nedenini öğrenmek için sözlü olarak şubeye başvuruda bulundu. Şubedeki sorumlu kişiler, eşinin başörtülü olması gerekçesiyle kartın verilmediğini, başı açık yada başörtüsünün alttan bağlanmış olarak çekilen fotoğraf olması durumunda kartının verileceğini söyledi. Bu ifadeleri yazılı isteyen Kaplan, bir sonuç alamadı. Kart almaktan vazgeçen Kaplan, eşinin başörtülü olmasından dolayı ordudan atıldığını belirterek, kartı için de eşinin başörtüsünü açmayacağını söyledi. Abdullah Kaplan, bu haklarının gasp edilmemesini istedi.Abdullah Kaplan’ın yaşadığı bu sorundan sonda Ahmet Balcı da tanıtım kartı ile ilgili taleplerini yazılı ve posta yoluyla yaptı. Ahmet Balcı, Hava Muhabere Kıdemli Üstçavuş rütbesindeyken 2000 yılında eşinin başörtülü olması nedeniyle ordudan atılmış. Ahmet Balcı, hakların iadesi çerçevesinde kartlarının verilmesini istedi. Ancak başörtülü olan eşi ve kızının kartları, ‘Akıllı Kart Beyannamesi Doldurma Kılavuzu’nda belirtilen koşulların yerine getirilmemesi gerekçe gösterilerek verilmedi. Balcı’nın, Askerlik Şubesi Başkanı Personel Albay Selman Akdağ’dan imzalı aldığı yazıda, doldurdukları başvuru formundaki maddelerin gerekçe gösterildiğine dikkat çekti. Balcı, formun arkasındaki maddeler arasında, verilecek olan fotoğrafta baş kısımda şapka, kep ve benzeri aksesuarların olmayacağı ifadesinin yer aldığını belirtti.Bu kartların kendilerine bir katkısı olmayacağını anlatan Balcı, ancak hakların iadesi noktasında ellerinden alınan bu kartların yeniden verilmesi için girişimleri olduğunu ifade etti. Halen yasakların devam ettiğini ve bu yasakların ortadan kalkmasını istediklerini anlattı.

CİHAN

Orduevine vize veren kimliğin burukluğu

Ordudan atılan eski astsubaylara iade-i itibar verilmesini yorumlayan Senai Demirci, zülfü yare dokundu. Demirci, paşaları, kendi evindeki iadeyi itibarı görmeye davet etti.

Gazetede o resimleri görünce tuhaf bir duyguya kapıldım. Yaşları elliye varmış adamların yüzünde çocukça birer tebessüm. Ellerinde kendilerini yeniden adam yaptığına inanmışçasına gösterdikleri “emekli asker” kimlikleri. Resim altı yazısı: “Yıllar sonra orduevine girdiler.”

Fotoğraftakiler YAŞ kararıyla ordudan atılan eski astsubaylar. Hepsinin de yüzünde tatlı bir mümin edası var. Niye atıldıkları yüzlerinden belli. Ne güzel, hiç engelsiz orduevine girebiliyorlar. Ancak, habercinin atladığı bir şey var: Fotoğraftaki emekli askerlerimiz bu gidişle orduevine asla giremeyecekler. Onların girdiği, astsubay orduevi.

İki türlü orduevi var bildiğim kadarıyla… Astsubay ve Subay. Hatta plajı bile iki türlüymüş ordu mensuplarının. Denizi daha mavi ve temiz olan “subay” plajı. Binaları daha mütevazı, menüsü o kadar da kaliteli olmayan “astsubay” plajı. Aralarında dikenli tel de varmış. Daha dün gibi hatırlıyorum, plajın subay tarafına geçmek isterken ölen astsubay oğlu delikanlıyı. O günden beri de hayal ederim: Diyelim ki aynı sınıfta kanka iki delikanlısınız. Birinizin babası subaysa, siz astsubay oğluysanız, en olmadık yerde dikenli teller, soğuk duvarlar ve nöbetçi kulübeleriyle ayrılır dünyalarınız. Dilim varmaya söylemeye ama, inşaallah şehir efsanisidir: Bizim ordumuzda “kadınlar” da iki sınıfa ayrılırmış. Paşa’nın hanımı “paşa” sayılırmış rütbesiz hanımlar arasında. Kim olursa olsun, ne derse desin, Paşa’nın hanımının- “paşa hanım” mı demeliydim- dediği olurmuş lojmanlarda.

Az kalsın unutuyordum; lojmanları da vardı değil mi Silahlı Kuvvetlerimizin? Belki kendileri fark etmiyor olabilir ama bir süre sonra, onlar için hayat lojmanda olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılır. Lojmanın dışındakiler “halk”tır. Halk, cahildir, her an kandırılmaya hazırdır. Çoğu zaman, seçimlerde yanlış sivilleri seçen bu halkın hakkına sahip çıkmak için Paşalarımız her an göreve hazırdır. Darbe senaryolarını hep yedekte tutarlar. Darbe olursa, emekli olanlar da dahil herkesin makamı hazırdır ama dışarıda canını dişine takarak ayakta kalmaya çalışan esnafın derdine uzaktır. Kızını tarlasını ve ineğini satarak okutmuş köylü babanın, üniversiteden atılmasıyla yaşadıkları lojmandakilerin sorunu değildir. Öyle ki, kompozisyonda birinci olmuş ergen kız çocuğunu herkesin önünde sahneden indirmenin psikolojik bedelini bilmek zorunda değildir yüzbaşımız. Lojmanda böyle sorunlar olmaz çünkü. Lojmana ekonomik sıkıntılar da uğratılmaz; öyle ki lojman içerisinde fiyatlar yirmi yıl öncesiyle devam eder. Harcamaların hiç denetlenmediği bir ordunun maliyetinin şu çilekeş halka maliyetinin ne olduğunu da hesaplamak zorunda değildir lojmandakiler.

Şimdi, orduevine girebildik diye sevinen YAŞ mağdurları öyle kolayca sevinmemeli bence. Sevinçlerine azıcık burukluk da eşlik etmeli diye düşünürüm. Niye mi? Yeni kimliklerinizi gösterince kapıları size açan görevliler, sipariş ettiğiniz kebapları özenle pişirip, güzelce servis eden garsonların adı “Mehmetçik”tir; unuttunuz mu yoksa? Yani “Muhammedcik”. Yani Muhammed’in [asm] hatırına namusumuzun nöbetçisi, onurumuzun muhafızı olmak için can ve kan vermek üzere, ellerini kınalayıp da askere gönderdiğimiz evlatlarımız onlar. Bildiğim kadarıyla, her yıl askere alınan “Muhammedciklerin” on binlercesi askerlik dışı işlerde kullanılıyor. Sivil hayatta para eden emekleri ve sanatları orduevlerinde bedavaya pazarlanıyor. Bir profesyonel orduda hiç olmayacak bir hovardalıkta istihdam israfı yapılıyor. Muhammedcikler sadece emekli bir paşa oturuyor diye apartmanın önünde 24 saat nöbete yazılıyor. Paşa hanımı için alışverişe çıkıyor, inanmak istemiyorum ama emredilirse köpeğini gezmeye çıkarıyor. Komutan kızlarının saçlarına perma çekiyor, ayakkabı bile parlatıyor.

İşte siz bu sistemin içine seve seve dahil olduğunuzda, sevgili YAŞzedeler, daha başka –zedeler hazırlamaya devam edecek TSK’mız. Canımız, gözbebeğimiz, toz konduramadığımız ordumuz. Her nasılsa her kamuoyu yoklamasında, otomatik olarak “en güvenilir kurum” diye seçmeyi öğrendiğimiz ordumuz.

Meğer, neler neler oluyormuş en güvendiğimiz kurumda… Bunları öğrendiğime sevindiğimi mi sanıyorsunuz. Keşke “en güvenilirimiz” ordu olsa da diğer güvenilmezleri hizaya getirseydi. Esnaf ordudan öğrenseydi düzgün tartmayı… Şirketler orduya bakıp da anlasaydı kaliteli organizasyonun kıymetini. Sürücüler başkalarının hakkına hürmet etmeyi silahlı kuvvetlerden öğrenseydi keşke!

Diyeceğim o ki yeni “emekli”lerimiz, yenilerde emekliliğini isteyen Paşalarımız. Siz orduevine girdiğinize sevinirken, orduda astsubaylar ve subaylar arasında anlamsız biçimde keskinleşen ayırımı onaylıyorsunuz. Benim bildiğim ordular bir “organizasyon”dur; hem de iyi bir organizasyondur. Organizasyonlar içinde, elbette ast-üst olacak, tabii ki emir-komuta zinciri olacak. Ama organizasyonlar en küçük rütbeli erinden en yetkili generaline kadar herkesi “takım arkadaşı” kabul eder. Rütbesi küçük olanın fonksiyonu küçük değildir. Hiyerarşinin dibinde kalanın takıma katkısı aşağılanmaz. Aksine, detaylarda çalışanların üzerinde yükselir büyük işleri yapanların başarısı. F-16’yı uçuran pilotun ustalığı kadar önemlidir Rescue paraşütünün iplerini dolaşmayacak biçimde katlayan mavi yakalılar..

Sorarım size komutanım, sivil hayatta bari “takım” olmanın eşitliğini yaşıyor olmanız gerekmez mi? Mesai dışında olsun, takım arkadaşınızın omzundakilere değil de yüreğindeki yıldızlara bakmayı beceremeyecek biri değilsiniz siz komutanım. (Kısacık askerliğimde bir generalin uzmanlığından ötürü bir astsubayımıza saygılı bir eda ile emredişini gördüm ben!) Bari eşinizin takım arkadaşlarınızın eşleriyle emir-komuta içinde olmayan, doğal, akıcı, paylaşımcı, hakkaniyetli, yapaylıktan uzak bir “sivil” ilişkisi olsun; n’olur ki Paşam… Çıkın o lojmanlardan ara sıra, küçümseyerek baktığınız halkın sizi nasıl da omzunda gezdirmeye hazır olduğunu görün be komutanım… Başı örtülü diye garnizondan içeri sokmadığınız şehit anasının, oğlunun acısını sizin hatırınıza nasıl sessizce taşıdığını hayretle hissedin komutanım..

Çıkın orduevinden bizim eve buyurun… Hak ettiğiniz hürmetin omzunuzdaki demirlerden, kolunuzdaki sırmalardan gelmediğini hayretle keşfedin. Yıldızlarınızı halkın size verdiği itibarda bilin. Silahların gücünden değil itibarınız; zaten size o silahları da halk verdi; unuttunuz mu?

Orduevini bilmem ama bizim evde adam gibi adam olan herkes, rütbesine bakmadan, muteberdir. İtibarları peşin ödenmiştir; bu yüzden hiç itibar iadesi yapma ihtiyacımız olmadı.

Senai Demirci – Haber 7

Kategoriler:ASDER, hukuk, tsk Etiketler:, , , , ,

BU KEZ BOLİVYA’DAN DEĞİL CİBUTİ’Lİ BİR ASKERDEN MEKTUP VAR

Önder Aytaç aytac@haberx.com
10.08.2011 03:29
Gönderilen elektronik postanın başlangıcı aynen bu makalenin başlığındaki gibi. Daha önceden haberx.com’da ve medyafaresi.com’da Bolivya’dan gelen asker mektuplarını sizinle paylaşmıştım. Bu gelen maili de sizinle paylaşmamda yarar var. Şöyle ki; ‘…Bolivya’dan size yazan arkadaşınızın mektuplarını büyük bir heyecanla okudum. Hatta çevremdeki Cibuti’li eski askerlere de okuttum. Demek ki Bolivya da bizim Cibuti gibiymiş. İsterseniz ne demek istediğimi şöyle anlatayım;
——————————————————————————–
BU KEZ BOLİVYA’DAN DEĞİL CİBUTİ’Lİ BİR ASKERDEN MEKTUP VAR
Gönderilen elektronik postanın başlangıcı aynen bu makalenin başlığındaki gibi. Daha önceden haberx.com’da ve medyafaresi.com’da Bolivya’dan gelen asker mektuplarını sizinle paylaşmıştım. Bu gelen maili de sizinle paylaşmamda yarar var. Şöyle ki;

‘…Bolivya’dan size yazan arkadaşınızın mektuplarını büyük bir heyecanla okudum. Hatta çevremdeki Cibuti’li eski askerlere de okuttum. Demek ki Bolivya da bizim Cibuti gibiymiş. İsterseniz ne demek istediğimi şöyle anlatayım;

Bizler Cibuti de, ortaokulu bitirir bitirmez, askeri liseye başladık. Başka hiç bir meslek de bilmeyiz. Hayatımız, bize kutsal dedikleri askerlik mesleğinin içinde geçti. Mesleklerimize başladık ve ülkemizin çeşitli bölgelerinde teröristlere karşı savaştık. Yaralandık. Öldük. Sakat kaldık. Alay edildik. Sürgün edildik.

Sonra bazı garip durumlar olmaya başladı. Bizim ülkede bazı komutanlar, mazot kaçakçılığı işine –cibuti’nin Xariyear ve Shilile bölgelerinde-, silah kaçakçılığı işine, uyuşturucu işine ve ülkeyi yönetmek için darbe planlama işlerine girmeye başladılar.

Bunların bu yaptıklarını, diğer büyük komutanlara bizler bildirmeye başladığımızda da, bir süre sonra diğer büyük komutanlarında Cibuti’de, derin derin ilişkiler içinde olduklarını öğrendik. En sonunda aydınlığa ulaşmak adına kendimizi yaktık. Ama bir süre sonra da, kendimizi kapının önünde bulduk. İtiraz etmek istedik. Ancak Cibuti’de hala ihtilal yasaları hakim olduğundan, disiplin amirinin verdiği cezalar bağlamında, yargı denetimine kapalı denildi.

Peki Askeri Yüksek İdare Mahkemesine gidelim dedik. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de esastan değil usulden baktı davamıza ve bizi atanlardan görüş isteyerek tek satır savunmamızı dahi almayarak davamızı reddetti.

Sonra Cibuti’de olan bu garabetleri kabullenip bir matbaada çalışmaya başladık. Hem de bu çalışma karın tokluğunaydı. Buna da şükrettik. Bir gün, ülkede başbakan değişti. İktidar partisi değişti. Cumhurbaşkanı değişti ve artık Cibuti halkı da yavaş yavaş da olsa uyanmaya / uyandırılmaya başladı. İnanılır gibi değil ama Cibutiye de demokrasi geliyordu. Birileri bundan rahatsız olmaya ve suni gündemlerle demokrasiyi yıkmaya çalıştılar ama istedikleri olmadı. Öyle bir başbakan geldi ki, artık hiç bir şey eskisi gibi olmuyordu. Vesayet sona ermeye başladığı için bizde yurdum insanı olarak sevinmeye başladık.

Başbakan, Cubiti’de, idarenin keyfi kararı ile mesleklerine son verilen insanları, yeniden devlete memur olarak aldı. Sivil memurlardan yüz kızartıcı suçu olanlar hariç, herkesi affetti. Askeriye içindeki neron yolsuzluklarına da el atıldı. Adaletsiz askerlik dönemleri yeniden ele alındı. Saltanat süren paşaların yerlerine çok Özel insanlar gelmeye başladı. Paşaların çocuklarının, bankamatik memurluğu yaptığı yerlerin de sorgulanmaları başladı. Bizim kutsal bildiğimiz ordumuzun, meğer her yerinden pislik fışkırıyormuş. Adaletsizlik adam boyu olmuş da, bizim haberimiz yokmuş. Cibuti devletinde de, ordusunda da artık her şey değişmeye başladı. Her şeyin yanlış olduğu Cibuti ordusunda, doğru olan tek şey varmış. O da bizim ordudan atılmış olmamız;

Bizi atan Cibutu ordusunda pek çok şey yanlış iken, bizim usulsüzce ve uyduruk 3 savunma ile ordudan ilişiğimizin kesilmesine ses çıkarmayan yeni başbakana mı yanalım? Yoksa demokrasi için bayram ede ede oy verdiğimiz yeni başbakanımızın ustalığına güvenip bizi çırak çıkarmasına mı yanalım? Veyahutta, derdimizi kimseye anlatamadığımıza mı yanalım?

Biz de artık daha fazla yanmamak için Cibuti Re’sen Emekliler derneğini kurduk. Duyduk ki Türkiye’de Habur’dan gelenleri adil bir şekilde yargılayan mahkemeler varmış ve hatta, talep halinde bu mahkemeler Habur’a kadar gelip, portatif mahkemeler bile kuruyorlarmış. Biz de sadece yargılanabilmek ve aklanabilmek için Ekim 2011’de Habur’a gelip orada bir basın bildirisi yayınlamayı düşünüyoruz. Böylelikle, belki birileri bizi de dinler ve adil yargılamamız için bize bir fırsat verir…

Türkiye de olan demokrasinin, bir gün Cibuti’ye de gelmesi dileğiyle…’

Önce Bolivya, sonra Cibuti… Ne yalan söyleyeyim ben de şaştım kaldım. İyi ki biz Türkiye’de yaşıyoruz ve Türkiye’de böylesi hukuk dışı uygulamalar hiç yapılmıyor…

Selam ve dostlukla efendim!..

Twitter/onderaytac

Orduyu yıpratan kim?

Orduyu yıpratmayalım diyor CHP Grup Başkanvekili…
Darbeyi meşru gören, darbecilere kucak açan CHP böyle söylüyor… Kendi tatminsizliklerinin acısını ülkemizi Avrupa Birliği’ne -hangi mantıkla yine anlamak mümkün değil- şikayet ederek çıkartmaya çalışırken hem kendi konumlarını hem uluslararası itibarımızı nasıl yıprattıklarını hiçe sayarak…

Kılıçdaroğlu “yaşasın kriz” diye, yine kim ne fısıldadıysa, fırlayıp geliyor, ortada kriz göremeyince “istifaların nedenini öğrenmek istiyorum” diyor. Söylediler ayol; “o kadar şehit verip duruyoruz, darbe planlarımız ortaya çıkıyor kılımız kımıldamıyor ama tutuklanan arkadaşları koruyamadığımız için çok daha üzgünüz, istifa ediyoruz” dediler ya…

Hem Devlet Su İşleri’nden ya da PTT’den, itfaiyeden bir memurun, Haseki’den bir doktorun neden istifa ettiğini merak ediyor musunuz?.. Ülkede neredeyse bayram ilan edilecek, en ciddi gazeteler “Daha karpuz kesecektik” diye manşet atıyor… Ayrıca tutun ki gerçekten bilmiyorsunuz nedenini, bari çaktırmasanız… Hele bir de Avrupa Birliği’nin bile dile getirdiği “artık Türkiye daha da güçlenecek” yorumuna, ilkokul çocukları dahil, ülkede anlam veremeyen bir tek siz kaldığınızı beyan etmeseniz…

Kendilerini rejim koruyucu ilan etmiş, ülkenin siyaseti, eğrisi, doğrusu, dini, dili, örfü, adeti bizden sorulur demiş, iki candaş gazete ile laiklik elden gidiyor diye korku salmış, yüzünü Batı’ya çevirirken örfünü adetini, donunu gömleğini atan bir grup ‘aydın’ı koluna takmış, düşman olarak kendi halkını görmüş, dindar insanları üşenmeyip yıllarca fişlemiş, namaz kılanı, eşi baş bağlayanı ordudan uzaklaştırmış, demokratik seçimle gelen bir partiye karşı andıçlar hazırlayıp halkı kışkırtmayı iş edinmiş, gencecik askerlerimizin şehit olduğu onlarca baskın öncesinde hiçbir aklın almadığı emirler vermiş, yaptıkları darbe planları ne defterlere ne bilgisayarlara sığmaz olmuş, bütün bunlar ciğerlerinin arasında odun değil kanlı canlı, vicdanlı bir kalp taşıyanlar tarafından ortaya dökülmeye başlayınca “efendim ne münasebet, biz paşayız, orduyuz, bizsiz ülke bir hiçtir, doğruyu biz biliriz, bu vatanı size bırakmayız” diye naralar atıp kendini bir türlü dizginleyemeyerek daha iki ay önceki seçimlerde bile Mehmetçiğe ‘şu partiye oy vermeyin’ diye baskı yapmaya devam edebilmiş, ele geçirilen belgelere kağıt, tarlalara saklanmış cephanelere boru parçası demeye yüzü tutmuş, ülkede kaos çıkarmak için toplu istifa gibi çocukça bir yönteme bile başvurmuş kişiler değil de bunları yazınca, söyleyince gazeteciler mi orduyu yıpratmış oluyor? Vay biz alçaklar! Vay bizi gidi cumhuriyet düşmanları!.. Vay bizi gidi gericiler!..

Çok büyük bir yanlış yaptılar. Kaldıracı yanlış yere dayadılar; onlar da, onları bu yola sokanlar da… İnanca saldırdılar… Değerlere, yüzyıllara dayanan yaşam şekillerine… Böyle geldi böyle gider sandılar… Ama böyle gelmemişti ki böyle gitsin. Sadece böyle dayatılmıştı… Demek bizi, kendi ülkelerini hala Arap ülkeleri gibi görüyorlardı, demek diktatörlüğü bu kadar seviyorlardı, demokrasi onlara bu kadar uzaktı, onlara ve yandaşları aydınlara…

Madem demokrasi bu kadar tehlikeli, madem aptalların ve cahillerin istediği gibi yönetilme riski taşıyor neden dünya demokrasi peşinde acaba? Değil mi yoksa? Yoksa dünyada demokrasi falan yok, o sadece eşeğin önündeki havuç mu? Yoksa gerçekten demokratik seçimle iktidara gelen ülke falan yok mu?.. Peki ya biz… ilk defa mı demokrasi ile tanışacağız acaba?.. Yoksa tarih kitapları uydurma bilgi mi dolu?… Sahi kimdi yazarları onların?..

Norveç’te yaşanan katliamı kınarken iki saniye daha düşünmek lazım… “biz” ırkçılığın neresindeyiz diye… nefretin?.. nefret suçlarının?.. Bırakın o partiyi bu partiyi, kim kaç oy almışı… ötekileştirmenin nefrete, suça dönüşmesine, bir kere daha ramak kala, demokrasiye doğru dümen kırdığımız için, yine binlerce insanın kanı dökülmeden, daha binlerce ocak sönmeden bir zihin temizliği yapabildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu bir düşünün.

Esra UÇAR-BUGÜN
eucar@bugun.com.tr