Arşiv

Posts Tagged ‘er’

BEDELLİYE ASKERDEN BİR BAKIŞ

Sizler nasıl düşünüyorsunuz bilemiyorum ama bu karar şahsen içimi sızlatıyor. Maalesef adalet terazisi güçsüzün, fakirin aleyhine çalışıyor. Bu mevzu aşağıdaki türden bir çok karikatürlere yoğun bir şekilde konu oluyor. Kamuoyu vicdanının da bundan rahatsız olduğunu şahsen hissediyorum, duyuyorum. Bu ulvi görevin bu kadar sulandırılmasına gerek yoktu. Hemen akla 30 yaşına gelmiş bir insanın yapacağı askerlikten ne hayır gelir sorusu gelebilir. Çevremizden bir çok insanın 30 yaşına kadar hangi bahaneler ile oyalandığını gayet iyi biliyoruz. Bu da başka bir ayıbımız. Ne yapılmalıdır sorusunun cevabının da kıt’alardaki tecrübelerimize istinaden gayet basit olduğunu düşünüyorum; 1.       Tüm personele yaşı ne olursa olsun 3 aylık temel askerlik eğitimi. Bu personel bu eğitimi sadece temel askerlik kurallarını içerecek şekilde icra edecek. Bu birlikler dışında görev yapmayacak. 3 aylık temel eğitim sonunda terhis olacak,2.       Sosyal tesislerin hiç birinde bu kapsamdaki asker görev yapmayacak,3.       Temel askerlik dışındaki tüm görevlendirmeler profesyonel askerlik mantığı ile yürütülecek. Bu maddenin esaslarının çok detaylı çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak Amerika’nın yeniden keşfedilmesine de gerek yok diye değerlendiriyorum. Teğmen rütbesi ile ilk kıt’a yerim olan 105 nci Topçu Alayı (Çorlu)’nda 2 yıl Amerika’lılar ile beraber çalıştım. Personelin 5 yıllık sözleşme ile görev yaptığını görüyordum. Her 6 ayda bir personelin ciddi bedeni ve mesleki sınava tabi tutulduğunu, bu testlerden geçemeyenlerin de elendiğini biliyorum. Arz ettiğim gibi bu madde üzerinde ciddi manada emek verilmesi gerekiyor. 2 nci yöntem olarak da 1 nci madde hiç uygulanmadan tamamen profesyonel personelden oluşan bir kadro ile askerlik görevi icra edilebilir diye düşünüyorum. Ancak bu yöntemin uygulanmasında gelecek ile ilgili tehlike beklentisinin doğru değerlendirilmesinin yapılması gerekir. Seferberlik esnasında yeterli mevcudun toplanmaması bu yöntemin en zafiyetli yönü olduğu düşünülebilir. Şahsen bu husus kıt’alarda benim içimde hep kanayan bir yara olmuştur. Bir askerin  15 aylık askerlik döneminin son 3 ayının en verimli olduğunu görmüşümdür ve işte bu personel askerliğe şimdi başlamalıdır diye düşünmüşümdür.  Terhis olan askerime bu bakımdan çok üzülürdüm. Tekrar yeni  personel ile sıfırdan başlardık. İnsanı çok yoran ve gelişimi olumsuz etkileyen bu yöntem zannedersem sizlerin de en temel sorunu idi.    Aslında bu sorun Türkiye’deki temel sorunlardan birisi diye düşünüyorum. Ciddi bir verimsizlik örneği olan bu sorunlara hemen aklıma gelen iki-üç örnek olarak;  1.       Üniversite mezunlarımızın % 50’sinden fazlası kendi konusu ile alakalı işi yapmaması, 2.       Özel sektörde personel alımı yaptığımız  branşlarda personel bulmada yaşadığımız sorunlar (Bu sorunu canlı olarak 12 yıldır özel sektörde yaşıyorum),3.       Hiç şoför olmayan personelin askerde şoför olarak yetişmesi, bazı ehliyetli personelin de şoför seçilmemesi (temel veri eksiliği). Hoş 20 yaşındaki personelin çok kıymetli araçlarımızın (tanklar, ZPT’ler, personel taşıma araçları) şoförlüğünü ya da çok kıymetli silahların kullanımını ne ölçüde yapabilir? Yıllardır araç kullandığımız halde kendimizi kaç yıldır usta şoför olarak gördüğümüzü zannedersem sorgulayabiliriz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.  Bu çalışma elbette bilimsel bir çalışma değildir. Tamamen tecrübelere dayanan bir gözlem ve değerlendirmedir. Ama askerlik vazifesinin 2-3 aylık temel eğitimden sonra yapılamayacak kadar da kolay olmadığını yakınen yaşadık ve bu değerlendirmeyi  sizler de  takdir edersiniz. Bilgi ve değerlendirmelerinize arz ederim. Saygılarımla…   

Ekrem ATA

Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , , , , ,

Genelkurmay’ın açıklamadığı rakam

Bedelli askerliğin 30 yaşın altına düşmemesinde, Genelkurmay’ın ayrıntılarını vermediği sayısal bir dökümün etkili olduğunu biliyor muydunuz?

Bedelli askerlikte yaşın 30 olarak açıklanması, bedelli bekleyen 25-30 yaş grubu arasındaki gençlerde büyük bir hayal kırıklığı oluşturdu.

Daha önce çıkan 3 bedelli yasasında yaş grubu da bu kadar yüksek değildi, ödenmesi gereken bedelde…

Başbakan Erdoğan’ın bedelli konusunda  kamuoyu beklentilerini karşılayacak bir açıklama yapmamış olması, hatta yaş olarak 30’u, bedel olarak da bu hakkı kazananların yüzde 60-70’inin ödemesi mümkün olmayan 30 Bin TL’yi baz almasının nedenlerini kamuoyu doğal olarak merak ediyor.

Kamuoyunun bir bölümünün inancına göre Genelkurmay Hükümeti yanıltıyor.

Genelkurmay Başkanlığı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) personel açısından sayısal dökümüyle ilgili önceki gün yaptığı açıklamayla bir ilke imza attı.

Fakat bu açıklamada herkesin merak ettiği bir detay yer almadı.

Halbuki bu ayrıntı, bedelli askerlikte yaşın neden 30, bedelin ise adeta, bu rakamı pek çoğu ödeyemesinler ki, tıpış tıpış kışlanın yolunu tutmak zorunda kalsınlar şeklinde belirlenmiş olmasının bir çeşit izahı şeklindeydi.

Önceki gün Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden yapılan açıklamaya göre, TSK bünyesinde görevli uzman personel, yükümlü asker ve sivil personelin toplam sayısı 720 bin kişi.

Bu rakam içinde erbaş ve erlerin sayısı 458 Bin 368.

Oldukça büyük bir rakam.

Üstelik kamuoyunda askerlik denilince akla gelen kesim de bunlar…

Şöyle bir hesap yaptığınızda er ve erbaş başına 1,57 oranında diğer askeri personel düşüyor.

Keşke bunlar da açıklansaydı…

Genelkurmay’ın açıklamasında yer almayan en önemli ayrıntı, 458 Bin 368 askerin ne kadarının doğrudan askerlik mesleğiyle ilgili işlerde görevlendirildikleri…

Açıklamada keşke bu ayrıntılar da yer alsaydı.

Ne kadarının patates soğan soyduğu, ne kadarının orduevlerinde subaylara hizmet ettiği…

Ne kadarının Silivri’den kameralara yansıdığı gibi emekli subayların ayakkabılarını sildiği… (İzleyiniz)

Geçtiğimiz yıl 26 Ekim’de Star gazetesinin bir haberi, ‘Bir ordu’ çay servisi yapıyor şeklindeydi.

Haberde, “Askerlik süresi ve bedelli ile ilgili çalışmalar ve tartışmalar sürerken TSK’ya ait sosyal tesislerde hizmetli er olarak görevlendirilen askerlerin sayısının 65 bini aştığı belirtildi. Bu rakama askeri lojmanlarda görevlendirilen hizmet erleri dahil değil” deniliyordu.

Haberin devamında ise; “Muharip görevler üstlenmeyen, silahlı ve fiziki eğitim yapmayan bu erler işçi sayılabilecek statüde 500 tesiste görev yapıyor. Sosyal Hizmet Tesisleri olarak anılan tesisler; Orduevi, Tatil Kampı, Havuzlu ve restoranlı tesisler, subay ve astsubay restoranları ve Gazino’dan oluşuyor. Bu tesislerde erler, rütbeli personele hizmet sunuyor. Ayrıca Lojmanlarda da az sayıda er bu tip işlerde istihdam ediliyor” şeklinde ayrıntılar aktarılıyordu.

TSK’nın personel sayısına ilişkin sayısal dökümlerin de yer aldığı haberde verilen rakamlar Genelkurmay’ın son açıkladığı rakamlarla büyük ölçüde örtüşüyor ve şu tespitte bulunuluyordu; “TSK’nın maaş ödediği personel sayısı yaklaşık 270 bin. Dünyanın pekçok büyük ülkesinin ordusundan bile fazla…”

Başbakan Erdoğan bedelli konusunda dün partisinin grup toplantısında yaptığı açıklamada, “Ön gördüğümüz yaş sınırıyla asla güvenliğimizle ilgili zaafiyete izin vermiyoruz. Asker ihtiyacımızla ilgili sınırı aşmıyoruz” dedi.

Silah altında 458 Bin 368 asker olmasına rağmen, sürmekte olduğu iddia edilen asker ihtiyacının gerçekte ülke güvenliğiyle doğrudan ilgili olan alanlarda mı, yoksa ‘Bir ordu’ çay servisi yapıyor şeklinde geçtiğimiz yıl Star’a da manşet olduğu haliyle daha çok askerlikle doğrudan alakalı olmayan hizmet alanlarıyla ilgili mi olduğu hususu da açıklığa kavuşturulmalıdır. 458 Bin 368 askerin nerelerde istihdam edildiği çok daha açık ortaya konulmalıdır.

Görev yaptıkları dönemlerde ülkenin geleceği ile ilgili ciddi siyasi kararlar alan ve her daim göz önünde olan bakanlar daha sonrasında ciddi bir koruma çemberinde olmazlarken, kamuoyunun pek çoğunun ismini bile bilmediği emekli generallere Mehmetçik tahsis edilmesi kamuoyu tarafından sorgulanmaktadır.

Bu anlayış sürerse ülkenin nüfusu 100 Milyon, asker sayısı da 1 Milyon da olsa asker ihtiyacı bitmez.

Yazık oluyor en verimli çağında ülkenin evlatlarına… Hayatın içinden koparılıp alınıyorlar. Elleri silah tutmayı öğrenemeden çatışmaya sürülüyorlar.

Kaymakamlığa ara verip askere gidenler, doktorasına, doçentliğine ara verip kışlanın yolunu tutan akademisyenler, çay çorba işiyle uğraşıyorlar. İşini düzenini, evini barkını kurmuş insanlar 30’lu yaşlarında askerliğe icbar ediliyorlar. Bedelini ödeyemeyenler de kışla yoluna revan oluyorlar.

Bakalım bu çarpık askeri sisteme kökten neşter vuracak siyasi iktidarları ne zaman görecek ülke…

Profesyonel orduya ne zaman geçeceğiz…

Prof. Dr. Osman Özsoy – Haber 7
http://www.osmanozsoy.com.tr
http://twitter.com/ozsoyyazilar

Genelkurmay personel sayısını açıkladı

Genelkurmay Başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yapan personel sayısını açıkladı. İşte orgeneralden ere kadar olan tüm statüdeki sayı:

Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden yapılan açıklamaya göre, TSK’da 365 general-amiral görev yapıyor. 39 bin 975 subayın bulunduğu TSK’da, astsubay sayısı 95 bin 824 olarak duyuruldu.

Silahlı Kuvvetler bünyesinde 24 bin 700 uzman jandarma, 40 bin 515 de uzman erbaş statüsünde görevli istihdam ediliyor. ”Uzman personel” toplamı 201 bin 379.

Silah altında 465 bin asker var-

6 bin 829’u yedek subay, 458 bin 368’i de erbaş ve er olmak üzere askerlikle yükümlüsü olarak şu an silah altında 465 bin 197 asker kışlalarda görev yapıyor. Genelkurmay’a bağlı kurumlarda 53 bin 424 sivil personel görev yaparken, TSK bünyesinde görevli uzman personel, yükümlü asker ve sivil personel toplamı 720 bin kişi.

TSK’da personel dağılımı şöyle:

Statü                      Mevcut 

General/Amiral             365    
Subay                      39,975 
Astsubay                   95.824 
Uzman Jandarma             24,700 
Uzman Erbaş                40,515 

Sözleşmeli Erbaş/Er     

Uzman Personel Toplamı     201,379

Yedek Subay                6,829  
Erbaş/Er                   458,368

Yükümlü Personel Toplamı   465,197

Askeri Personel Toplamı    666,576
Sivil Memur/İşçi           53,424 

Genel Toplam               720,000

 

http://www.haber7.com/haber/20111121/Genelkurmay-personel-sayisini-acikladi.php

Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , , , , ,

İnanç orduda erlere mahsustur…!

CEMAL A. KALYONCU
Sayı: 847 / Tarih : 28-02-2011

Emekli Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan, 28 Şubat sürecinde hem yaşadıklarını hem dinlediklerini kaleme aldı. 28 Şubat’ın neden yapıldığını, kolordu komutanının Çağlayan’a itiraf ettiği “İnanç halka mahsus bir şeydi, ordudaysa erlere…” sözü anlatmıyor muydu?

Öyle ya, nasıl bir ordu, yüzyıllardır kendi milletinin millî/manevi değerleri ile özdeşleşmiş unsurlarını ‘düşman unsur’ belirlemişti. 28 Şubat süreci diye bilinen dönemde, önce askerî hiyerarşiye hâkim olup ele geçirdikleri üst kademeyi, bu sefer devlete hâkim olmak için kullanmış, oradan da tüm Türkiye’yi ‘fişledikleri’ bir açık hava hapishanesine çevirmişlerdi. Sorgusuz sualsiz pek çok kişiyi çok sevdikleri askerlik mesleğinden ihraç etmiş, ürettikleri sahte belgelerle Yüksek Askerî Şûra’larda (YAŞ) bu işi bitirmişlerdi. O yüzden kitabı bitirdiğinizde eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un kulaklarını çınlatmadan duramıyor, “Allah Allah diyen ordu nerede kalmış?” diyorsunuz.

Dönemin ne kadar korkunç olduğu, neleri kapsadığı yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Emekli Hâkim Binbaşı Yusuf Çağlayan’ın kaleme aldığı ‘Orduda, Yargıda Darbeci Kuşatma, Mağdurların Dilinden Darbeci Zihniyetin İcraatları’, o dönem orduda yaşananları gözler önüne seriyor. Kendisi de 1998 yılı aralık şûrasında re’sen emekli edilmiş birisi olan Çağlayan, hem yaşadıklarını hem de kendisine anlatılanları derlediği kitabıyla, bizleri o günlere götürüyor.

Çağlayan’a göre 28 Şubat 1997 postmodern darbesi, ordu açısından da bir kırılma noktası. Zira, o ana kadar yapılan darbe ve müdahaleler birtakım manipülasyonlarla topluma bir şekilde kabul ettirilmişti. O tarihe kadar ordu memleket hayrına yapmıştı bu darbeleri diye düşünenler vardı. Dolayısıyla halk, ordu ile darbeciler arasında bir ayrım yapmıyordu. Ama 1990’ların ortasından itibaren, özellikle 28 Şubat sürecinde, YAŞ kararları ile ‘irticai’ nedenlerle ordudan atılanlar başlarına gelenleri toplumla paylaşmaya başlayınca fotoğraf netleşiyordu. Yusuf Çağlayan’ın ifadesi ile “Dinî değerlerle sorunu bulunan bir ordu algısı, milletin kafasında hiçbir zaman oturmuyordu. Önemli sayıda dindar kimliği ile öne çıkan personelin tasfiyesi, eğitimde ve Kur’an kurslarında dine karşı alınan önlemler; kısaca tasfiyeler ve 28 Şubat kararları ile darbeciler topluma kendi kendilerini tanımlamışlardı. Toplum ne olup bittiği konusunda ilk ağızdan önemli bilgilere sahip olmuştu. Bu, toplumda ordu ve darbeciler ayrımını pekiştirmiş; orduya olan sevgi ve saygıyı muhafaza, darbecilerden nefret işlevi görmüştü.”

1990’lı yıllara kadar böyle olmayan ordu yapısı ne olmuştu da değişmişti? 28 Şubat süreci ile birlikte, eşleri başörtülü personel, istenmeyen görüşlere mensup ve orduya sızmış irticai unsurlar söylemi öne çıkarılarak neden ihraç edilmişti? İhraç işlemleri ile ordu hiyerarşisini ele geçirmek neden amaçlanıyordu? Ordu neden böyle bir operasyona muhatap olmuştu? Çağlayan’ın kitabında işlediği ağırlıklı temalardan biri de buydu. Yusuf Çağlayan, bunun amacını şu şekilde dile getiriyordu: “Darbeci yapıların oluşumu, öncelikle bu amaçla ordu içinde örgütlenme ile sağlanır. Darbeciler önce kurumsal hiyerarşiden bağımsız olarak kendi örgütünü oluşturup, bu örgüte mensup kişileri, kurumsal hiyerarşi içinde stratejik kumanda mevkilerine yerleştirirler. Bu sebeple, darbeciler önce kurum içi kontrolü ele geçirmek, kadrolaşmak, kendi yapılarını ordu yapısı, örgüt çalışmalarını kurumsal aktiviteler gibi göstermek hedefini gerçekleştirmeye çalışırlar. Bunu sağlamak için kurum içinde örgüte dâhil olmuş unsurlar yanında, örgüte açıkça dahil olmayanları da kısmi tasfiye yolu ile otoritelerini tesis ederek, hiyerarşiyi kontrol altına alırlar. Bu hiyerarşik kontrol sağlanmadıkça, ordunun kurumsal gücünün darbeci amaçlar doğrultusunda kullanılması mümkün değildir.”

Hiyerarşi ele geçirilince durulacak mıydı zihniyet? Uygulamalara göre o da mümkün değildi. Onu da Çağlayan’ın tespitlerinden aktaralım: “Ordu içinde bizzat canlı olarak yaşanan olaylarla ortaya koyduğumuz sözü edilen bu azınlık ideolojik zihniyetin, önce orduyu vesayeti altına alıp, daha sonra da tüm devlet kurumlarını ve toplumu vesayeti altına almaya çalıştığını; geçmişteki vesayet sistemini aynen sürdürmek istediğini görüyoruz. (…) Orduda istenen zihniyette bir hiyerarşik kontrol sağlandıktan sonra, aynı taktik devlet hiyerarşisinin ele geçirilmesinde uygulanmıştır.”

Batı Çalışma Konsepti adlı, medyada da deşifre edilen belgeden öğrendiğimize göre Jandarma, bir kolluk ve asayiş kurumu olmaktan çıkarılıp, devletin bütün kurum ve görevlilerini ve hatta toplumu gözetleyen bir kuruluşa dönüştürülmek istenmişti. Bırakın kaymakamları, belediye başkanlarını, özel okulları izlemeyi, “İl ve ilçe merkezindeki umuma açık yerlerdeki (kahve, gazino, pastane, park vs.) irtica görüntüsü nedir?” diyerek toplumun her alanına istihbarat/fişleme yoluyla âdeta kameralar kurdukları anlaşılıyordu. Mesela 8 yıllık kesintisiz eğitimin bu sürecin sonunda koalisyon hükümetine ‘verilen emirle’ uygulanabildiğini de unutmamak gerekiyordu.

Darbecileri bu reflekse sürükleyen ise Çağlayan’ın da belirttiği gibi, kendi toplumuna yabancılaşmanın ürettiği algılardı. Ve bunun zihniyet kodlarını 1900’lere kadar götürmek de mümkündü.

Ancak yine de 1990’lara kadar eşi başörtülü olan personel sorun teşkil etmiyordu askeriyede. Kışlalarda mescitler açık, ezanlar serbestti. 1990’ların başından itibaren ‘bildik komuta kademesinin göreve gelmesiyle’ tedricî bir şekilde cadı avı başlatıldı. Komünizmin çökmesi ile nasıl Amerika’nın tehdit önceliği İslam olduysa komuta kademesi de önceliği ‘irtica’ diye bilinen öcüye vermişti: “Öncelikle, kışlalardaki mescitler olmak üzere, şehirdeki camilerde de gerekli takip ve kontrol tedbirleri alındı. Her seviyedeki birlik komutanları, komuta ettiği birlik personeli arasında irticaî düşünce yapısı, hatta tarikat üyesi olabileceği düşüncesinden hareketle, emirlerindeki tüm rütbeli personeli bu yaklaşımla mercek altına almakla bizzat görevlendirilmişti.” Bu başlangıç aşamasıydı. Çağlayan’ın kitabından öğrendiğimize göre bir vakit namaza 14 gün oda hapsi cezası alanlar olmuştu. Sonra altın yüzük takıp takmayanlar kontrol edilmeye başlandı. Kitaptan okuyalım: “28 Şubat döneminin Jn. Gn. Komutanı T.K. kışlalarda subay ve astsubayların cami ve mescitlere gitmesini, kışla içi mescitlerde ezan okunmasını, mescitlerdeki Arapça ayet ve sembolleri ve cüppe, sarık gibi kıyafetleri yasaklayan bir emir yayınlamıştı. Bu emir doğrultusunda mescitlerde denetlemeler başlamıştı. Askeri birlik sınırları içinde bulunan mescitler, ibadet için mescitlere gelenlerin tespitinde bir araç haline getirilirken, aynı zamanda özellikle cuma günleri, şehirlerdeki camilere de sivil kıyafetli veya namaz kılmak için gelmiş gibi gözüken resmi kıyafetli personel görevlendirilerek, bu mekanlarda görülen personelin de tespitleri yapılmıştı. Mescitler, sadece er ve erbaşlara mahsus ibadet yerlerine dönüştürülmüştü. Mescitlerdeki imam sarık ve cüppeleri, duvarlardaki dinî levhalar kaldırılmıştı. Diyanet İşlerinden onaylı, mealli Kur’an dışındaki bütün kitaplar imha edilmişti.”

Bir er, disiplin suçu işlemeyi göze alarak Kur’an’ın açık arazide gömülmesine gönlü razı olmaması da ilginç bir hadise olarak karşımıza çıkıyordu: “Birlik komutanımız mealli olmadığı için Kur’an’ın da mescitten çıkarılıp açık araziye gömülmesini emretti. Götürüp gömdük. Ben çok huzursuz oldum. Gözüme uyku girmedi. Bir fırsatını bulunca Kur’an’ı gömüldüğü yerden çıkarıp, firar ederek memleketim olan Bursa’ya gittim. Kur’an’ı layık olduğu emin bir yere teslim ettikten sonra tekrar birliğime döndüm. Verilecek her türlü cezaya razıyım.”

Öyle ya, onların bakış açısına göre din halka mahsustu, ordudaysa ancak er’lere ait olabilirdi. Yusuf Çağlayan, yaşadığı bir olayı şöyle aktarıyordu: “28 Şubat döneminde televizyon ekranları âdeta irtica (!) kusuyordu. Aczmendiler, ellerinde sopalarla boy gösteriyorlar, âdeta ülkeyi sarmış gibi görünüyorlardı. Medya böyle bir görüntü oluşturuyordu. Akşam haberlerinde Aczmendiler çıktığında, ertesi gün kolordu komutanının yaptığı ilk iş, beni çağırtmak ve bunların hesabını bana sormak olurdu. (…) Bir ara, bana, inancın halka mahsus bir şey olduğunu da söyledi. Ordudaysa erlere mahsus olduğunu, bu seviyede kaldığı takdirde inancın yararlı olabileceğini ifade etti. ‘Örneğin; savaşta inanç, eri avcı boy çukurunda tutan bir kuvvet verir.’ dedi. Sözü döndürüp dolaştırıp darbeye getirdi ve ‘Darbe neden açıktan yapılmadı biliyor musun? Er faktörü yüzünden… Bu erler, bu milletin çocukları. Açıktan yapsaydık bu erleri nasıl itaat ettirecektik?’ dedi.”

Bu uygulamalar kısa sürede subayların evlerini de kapsama alanına aldı. Eşlerin başlarının örtülü olup olmadığını anlamak için düzenekler kuruldu. Orduevlerinden faydalanmak için eş ve çocuklara kimlik çıkartılarak onların fiziki durumları gözetim altına alınacaktı. Yavaş yavaş çember daraltılıyordu. 13 Mayıs 1998 tarihine gelindiğinde, başörtülü eş ve çocukların sadece orduevleri ve sosyal tesislere girişi yasaklanmıştı. Bu tarihte artık lojmanlarda da bu yasak yürürlüğe konulunca astsubay ve subay eşleri ve aileler için psikolojik travmalara kadar varan süreç hızlanmış oldu.

Dayatılan şablona bağlı olmayanın ‘yanarsın’ diye tehdit edilip, sonra da gereğinin yapıldığı günlerdi o günler. Eskiden bir subayın yabancı bir kadınla evlenmesi ordudan uzaklaştırılma sebebi iken bu değiştirilmiş, artık Müslüman örf ve âdetlerine riayet edenle evlilik yasaklanır (!) olmuştu. Uygulamalar da bunun belgesi niteliğindeydi. Bu hususlarda kitapta, yaşanmış o kadar örnek vardı ki… GATA’da kanser tedavisi olan başörtülü eşinin tedavisi, ordudan ihraç edildikleri için yarım kalan, bunu eşine açıklayamayıp ‘tedavin tamamlandı’ diyerek evine dönen bir subay vardı. Sonuçta bir cana mal olan bu olay da 28 Şubatçıların bir eseriydi.

Kimi çareyi yeni tayin olduğu yerde lojmanda kalma hakkı olmasına rağmen bu hakkını kullanmamakta buldu. Bu da çözüm olmadı. Zira bu sefer ‘Neden lojmanda oturmuyorsun? Sende bir şey mi var?’ sorularına muhatap olmaktan kurtulamadılar. Bir kısmı cadı avından kurtulmak ve hiç olmazsa az süre kalan emekliliğinden önce ordudan ihraç edilmemek için eşinden anlaşmalı boşandı. Bu sefer de bir yıl boyunca evinde hapishane hayatı yaşayan insanların dramı çıktı ortaya. Ne de olsa yetkililerin açıklamalarına göre ‘eş ve çocuklar TSK’nın dış görüntüsüne uymuyordu.’

Ve bütün bunların sonucunda yetkililer tarafından tekrarlanan ezberlenmiş bir cümle vardı: “Din ve inanç hürriyeti bir temel haktır. Bunlara herkesin saygı göstermesi esastır. Biz irtica ile mücadele ediyoruz. Dine karşı değiliz. Bu orduda herkes Müslüman’dır.”

Yusuf Çağlayan kimdir?

1957’de Kırıkkale’nin Bahşılı ilçesinde doğan, 1979’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Yusuf Çağlayan, girdiği askerî hâkimlik sınavlarını kazandı, 1983 yılında da stajının ardından Gaziantep 5. Zırhlı Tugay Askerî Mahkemesi’nde görev aldı. Burada dört yıl kaldıktan sonra Erzincan 3. Ordu mahkemesine, üç yıl sonra da Gelibolu 2. Kolordu savcılığına getirildi. Altı yıl da bu görevde bulundu. 1997’de Kuzey Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Hâkimliği’ne başladı. Aynı günlerde binbaşılığa terfi ederek birinci sınıf hâkimliğe ayrıldı. 1998 yılındaki aralık şûrasında re’sen emekliye sevk edilen Çağlayan, böylece 28 Şubat süreci kapsamında tasfiye edilen subaylar arasında yer aldı. Suçluydu, zira onun da eşinin başı örtülüydü! 

 
28.02.2011
CEMAL A. KALYONCU
Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , ,

Dayaktan öldü şehit sayılmadı!

Kıbrıs’ta vatani görevini yaparken ‘disko’da işkence gören ve komalık olan Uğur Kantar öldü. Eğitimde ya da kaza kurşunuyla ölmediği için cenazesi karayoluyla yollandı!..

Enis Tayman’ın haberi

Er Uğur Kantar, askeri ‘disiplin koğuşu’nda gördüğü işkence sonucu hayatını kaybetti. Baba Kantar, “Özür bile dilenmedi” derken, aile ‘sivil yargı’ istiyor.

Kuzey Kıbrıs’taki askerlik görevi sırasında ‘disko’ olarak bilinen ‘disiplin koğuşu’nda 25 Temmuz günü gardiyan erler Fırat Keser ve Ayhan Aslan tarafından dövülen, susuz bırakılan ve güneş altında kelepçeyle bekletilen er Uğur Kantar 2.5 ay süren yaşam savaşını kaybetti ve önceki akşam hayatını kaybetti. Kantar, Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi yoğun bakım ünitesinde 26 Temmuz’dan bu yana tedavi görüyordu. Ölüm haberi ile yıkılan acılı baba Aydın Kantar’ın sözleri ise yürek burktu: “Çocuğumu askere gönderdim, devlete emanet ettim. Ama bana işkenceyle öldürülmüş cesedini verdiler. En azından bir özür beklerdim. Onu bile dilemediler.”

İçtimaya geç kalmış!

Kıbrıs’ta 28. Tümen, 61. Alay, 3. Tabur, 9. Bölük’te, 90/2 tertip uzun dönem er olarak askerlik yapan Uğur Kantar’ın 1 Ağustos’ta terhis olması bekleniyordu. Terhisine iki hafta kala ‘içtimaya geç kaldığı’ gerekçesiyle askeri disiplin koğuşuna atıldı. Burada işkenceye maruz kalan ve sandalyeye kelepçelenerek temmuz sıcağında saatlerce güneş altında tutulan Kantar, 7 günlük ‘ceza’sının bitimine iki saat kala fenalaştı. Ambulans uçakla GATA’ya kaldırıldı. Beyninde ve iç organlarında hasar oluşan ve uzun süre susuz bırakıldığı için böbrekleri tahrip olan Kantar, o tarihten beri yoğun bakım ünitesinde tedavi görüyordu.

Baba Aydın Kantar’ın, Radikal’e yaptığı açıklamalara göre, ilk hafta GATA’nın misafirhanesine bile, “Siz er ailesisiniz, şu anda rütbeli askerlerin aileleri burada kalıyor” denilerek alınmadı. Kantar, “Oğlumu işkenceyle öldürdüler. Ama bugüne kadar bir özür bile dilemediler. Ne bir geçmiş olsun dediler ne de başsağlığı dilediler. Çocuğumu devlete emanet etim, bana işkenceyle öldürülmüş cesedini verdi” diye konuştu.

Uğur Kantar’ın komalık hale geldiği 28. Tümen’in komutanının Tümgeneral Berkay Turgut, tabur komutanının Binbaşı Doğan Aydın, bölük komutanının ise Üsteğmen Serdar Akdemir olduğu öğrenildi. Olayla ilgili askeri savcılık 37 kişinin ifadesini aldı iki asker gardiyanı da ‘kasten yaralama’dan tutuklayarak askeri cezaevine gönderdi.

AİHM mahkum etti

Kantar’ın avukatı Teoman Özkan ise “İddianame kasten yaralama üzerineydi. Artık bir ölüm var. Ek iddianame hazırlanacak. Büyük ihtimalle bu da kasten öldürme suçu olacak. Ancak biz bu ölümün işkence sonucu gerçekleştiğini düşünüyoruz” dedi. Askeri Ceza Kanunu’nda işkence suçunun tanımlanmamış olduğunu belirten Özkan, “Bu iki nedenden dolayı davanın sivil yargıya taşınmasını ve sıralı komutanların tümünün yargılanmasını talep edeceğiz” dedi.

2007’de ‘birliğini izinsiz terk ettiği’ için 7 gün ‘Disko’ cezası alan Ersin Pulatlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak hapis kararının bağımsız yargı organlarınca verilebileceği gerekçesiyle tazminat talebinde bulunmuştu. AİHM de başvuru gerekçesini onaylayarak, uygulamanın insan hakkı ihlali olduğuna hükmetti ve Türkiye’yi 9.500 euro tazminata mahkum etti.

Radikal

Kategoriler:ASDER, ayim, hukuk, kanun, tsk, yüksek askeri şura Etiketler:, , ,