Arşiv

Posts Tagged ‘haklar’

ÖZETLE ASSUBAYLARIN UZMANLARIN TALEPLERİ

Bugüne kadar söylendi söylendi. Kanayan yaralar artık açıldı ki merhem olunsun diye. Bugün de Sayın Temad Başkanı bir programda anlatacaklar yaşananları talepleri. Hatırlayalım şöyle bir isterseniz; ne demişti assubayım uzmanım baştan beri ben insanım, omurgayım beni hakir görme sesimi duy dedi. Ne demişti assubayım uzmanım istediğim özellik değil istediğim haklarımdır. Hukuk bazında alacağım emeğimin karşılığı düzeltmelerdir. Ne demişti assubayım ben de emekçiyim ben de bu vatan aşkıyla belki de daha fazla yanıyorum beni kaybetme beni kaybetmen vatanı kaybetmendir dedi. İşte aşağıda bu özel haftada sorunları yeniden sıralıyorum…

Yaş haddinden emekli olan astsubayların, askeri hastanelerin B polikliniğinden faydalanabilmesi

Uzman çavuşların ordu mensubu olduğunun idraki ve daha bir sorun yüklenmemesi üzerlerine onlar köle değil onlar pis çocuk değiller.

Subay temel kurslarına katıldıkları andan itibaren teğmen rütbesi verilmesi

Rütbe bekleme sürelerinin düzenlenmesi. Astsubayların 12 yılda başçavuşluğa terfi edip, 18 yıl aynı rütbede çalışabilecek olması.

Yurt dışında yabancı dil eğitimi görmelerinin önünün açılması.

7’nci ve 9’uncu yıllar arasındaki subaylık müracaatının 5’inci ve 7’inci yıllara çekilmesi.

Emekli maaşında istenen iyileştirmenin sağlanması.

Görev tazminatının düzenlenmesi.

Komando İhtisas Kursu gören astsubayların, Kara Kuvvetleri içerisinde özel ve nitelikli görevlere atanabilmesi ve ilave tazminat ödenmesi.

Astsubaylara tahsis edilen sosyal tesis ve lojman oranının düzeltilmesi.

OYAK yönetim kadrosunda astsubayların yer almaları.

Meslek Yüksek Okulu öğrencisinin notuna göre, Kara Harp Okulu’na yatay geçiş yapabilmesi.

Amerika’da kıdemli başçavuş maaşı $4,634.70 Albay maaşı $4,893.00 orası ordu değil mi?

Astsubayların mali sorunları var sendika hakkı

Lojman kontenjanlarının personel sayısına göre orantılı belirlenmesi

Orduevlerin ortak kullanılabilmesi (polis ve öğretmenevleri gibi)

İç hizmet kanunu ve askeri ceza kanuna göre disiplin amirleri tarafından verilebilen hapis cezalarının kaldırılması amacıyla bu kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılması

İç hizmet kanunu ve personel kanununu ile diğer yönetmeliklerde belirtilen çalışma saatleri maddelerinin diğer memurlarda olduğu gibi değiştirilmesi, nöbet vardiya gece görevleri vb. gibi ihtiyaçlara uygun olarak belirlenmesi, keyfi davranışlara müsaade edilmeyecek şekilde açıklanması

Askeri Yargıtay’ın yapısının gözden geçirilmesi (İç Hizmet Yönetmeliğinde bile Askeri Yargıtay’ın aynı konularda değişik kararlar verdiği ifade edilmekte), gerekirse sivil mahkemeler ya da askeri mahkemede görevlendirilecek sivil hukukçular tarafından yargılama yapılması, rütbe veya makamın, adil olarak verilecek karara tesiri bulunmadığının ön plana çıkarılması

OYAK hakkında tüm üyelerini memnun edecek düzenlemeler yapılması ya da OYAK saadet zincirinin tamamen yok edilmesi

Statüler arası oluşturulan uçurum şeklindeki maaş farklılıklarının giderilmesi. İleride yine bu tarz uçurumların oluşmasını engelleyecek şekilde göstergelerin yapılandırılması

Çift kanat tek kanat neden ? Neden kolum kırık ? ABD ordusundan alınan assubaylık neden köle zihniyetiyle baskıya maruz kalmalarının önüne geçilmesi

Orduevlerinde kimlik gösterme zorunluluğuna sadece astsubay ve ailelerinin maruz kalmaması dışarıdan misafir yasağının assubaya uygulanması. Subay ve ailesi nasıl ve nerden tanınıyorsa kimlik gösterme talebinin olmaması ayıp ve sorulduğunda şikayet unsuru olarak alınması dışarıdan misafirin sorgusuz sualsiz içeriye alınması. (Şu sıralar orduevlerinde biraz daha insan haklarına yakışır düzenlemeler mevcuttur)

Hukuksuzluk ailelere de sirayet ederek eşlerin de astsubay eşlerine hükümdarlıkları sona ersin. Bu ayrımcılıklar kimseye önemlilik, özerklik sağlamaz barış zamanında bu tutumlar olduğu sürece barış veya savaş zamanında ayrılan orduyu nasıl toparlanacak. Hiyerarşi bu değildir. Tahakkümün, insanlıktan çıkmışlığın, insan haklarına saldırının delilli uygulamalarıdır. Ordu idare kadrolarından oluşan köleci zihniyetten oluşan bir kurum olmaktan çıkarılmalıdır. (bizler ve cesur yürekli astsubay eşi Asena Hanım bunları ayrıntılarıyla kamuoyuyla paylaşmışlardı ve takip edenlerim bilir ve hatırlarlar bir yazımda da bu konuyu ele almıştım)

Askerliğin temeli disiplin olduğuna göre ebetteki disiplini bozucu davranışlar cezalandırılmalıdır. Ceza verme yetkisi amirlere (subay olması koşuluyla) verilmiştir. Günümüz koşullarında hürriyeti bağlayıcı cezaların hakim kararı olmadan verilmesi kanun dışıdır. Bu kanun dışılık ortadayken amirlerin halen disiplin cezası vermesi ve bu yetkiye sahip olması vahimdir. Şikayete tabi suçlarda kötü muamele de geçtiğinin bilinerek kanunların herkese eşit derecede olması. Kaldı ki hukukta buna dikkat çeken ilgili maddeler mevcuttur. Eşitlik vermek yorumdan dolayı farklı anlaşılarak daha doğrusu birilerinin işine geldiği gibi algılandığından göz ardı edilmektedir eşitlik ilkesi ilgili hukuk kuralının dikkate okunması elzemdir.

Bunlarında dışında astsubaylara (rütbesi ne olursa olsun) teğmen rütbesindeki bir subay işgal ettiği kadronun verebileceği oda ve göz hapsi cezalarını verebilmektedir.

Albay ve yarbay rütbesindeki subaylara sadece uyarı cezası verilebilirken hatta TSK’ da görevli devlet memurlarına göz ve oda hapsi cezası verilirken sürenin tayininde, öğrenim ve sosyal durumları dikkate alınırken 30 yıl hizmet etmiş bir astsubaya bölük komutanlığına vekâlet eden teğmen hiçbir şeyi dikkate almadan 5 gün oda ya da göz hapsi verebilir.

14 Ekim 1994’te emre itaatsizlikle suçlanması ile gelişen bir olayda. Yarbay, astsubayı Askeri Ceza Kanunu’nun (ACK) 171. maddesi gereğince emre itaatsizlikten 21 gün oda hapsi ile cezalandırdı AİHM, “Mahrumiyet kararı, davaya bakmak için gerekli yetkiye sahip, yürütmeden bağımsız ve uygun yargı teminatlarını sunan yetkili mahkeme tarafından verilmelidir’’ bu gerekçeyle Türkiye’yi davacı astsubaya manevi tazminat için 2 bin avro, masraf ve harcamalar için ise 1500 avro ödemeye oybirliğiyle mahkûm etmiş.

Subay aileleri tarafından astsubay ailelerine uygulanan herhangi bir yasa ve yönetmelik veya bunların dışında resmi bir belgede bulunmayan (İnsan Hakları Kapsamında) bulunması asla uygun olmayan muameleler. Bu yanlışlığa uymayanların dışlanması.

Astsubay benim kölem, hizmetkarım anlayışı (Oysa ki ordumuzun büyük oranını assubaylar oluşturmaktadır)

Subayların Harp okullarında savaş vs eğitimleri aldıkları halde her türlü sorunlu göreve Assubayları göndermeleri kendileri İdare Amiri pozisyonunda kendilerini her türlü sorundan soyutlayarak dokunulmazlık zırhlarıyla görevi yaparak Assubayın başarısını kendi başarısı olarak gösterebilme cesareti ve bundan maddi manevi nemalanmaları

Astsubay, uzman çavuş ailelerinin ailelerine karşı ikinci sınıf müdahale. Hastaneler, orduevleri, ordu pazarları ve lojmanlarda ezilen sınıf yaratılması

Lojmanlarda konumu ve yaşam standardı daha iyi olan blok, dairelerin subaylara tahsisi, zemin katları veya yapı itibariyle güneş almayan yerlere assubayların yerleştirilmesi

Hastanelerde subay astsubay ayrımının had safhada olması astsubaylardan birinin kendisi hasta olduğu halde subaya ayrılmış bir oda boş olduğu halde assubayın o boş odaya sırf astsubay olması nedeniyle alınmaması

Assubayın re’sen görevinden ayrılması durumunda ailesinin geçimini sağlamak amacıyla ev ev gidip temizlik yapması, merdiven silmeye mecbur bırakan zihniyet. Elbette ki namusuyla para kazanmak utanılacak bir durum değildir ama orduya hizmet eden birinin düştüğü durum çok acı gerekli düzeltmelerin yapılması konusunda hassasiyet (subayda bu uygulama yoktur)

Doğuda görev yapan astsubay ve ailesi hiçbir koruması yokken Batı da cennet denebilecek şehirlerde görev yapan en alt rütbedeki subaya bile emir eri emir assubayı tahsisi (astsubay ve subay kanunda en üst rütbeli ordu mensubu ibaresi varken nasıl oluyor da subayın koruması oluyor)

18 yıllık assubay 7 yaşında oglu var 6 yılı ailesinden ayrı geçti. Şimdi yine güney dogudayım.tb komutanının emri devlet oteritesinin üstünde tutulmaktadır. Tüm resmi tatillerde mesai yaptılar. Bu assubayım evlenmesin mi, aile kurmasın mı? Kast sisteminde uygulanan bu durumda alt sınıftan olduğu için evlenmesi aile kurması kendini üst ilan eden subaya mı aile kurması imkanı verilecektir. Assubayın eşi dul, çocuklarını öksüz koyan bu zihniyet İnsan Haklarına da ihlaldir.

Assubayımın talebi : “Biz, sadece adalet, eşitlik ve insanlık onurumuza saygı gereği gasp edilen haklarımızın iadesini istiyoruz.” dur.

Assubayımın gurur duyduğu mesleğinden sonra sivil yaşamında vatan aşkı ile yine : “Dünün Astsb’ı bugünün sanayicisi, ihracatcısı olarak bu ülke için hep bişeyler üretebilmenin gururunu yaşıyorum.” diyerek vatan sevgisini devam ettirerek üretkenliğinin devam etmesi

Gazilere tedavi masraflarının (kaldi ki Mehmetçik Vakfı denir ama Mehmetçik Vakfına gelen onca yardımında çoğunun OYAK tarafından hibe edildiğine dair dosyalarca delil mevcuttur.)

Şehitlerimizin ailelerine daha fazla yardımın hesap kitaplardan uzak tutularak verilmesi.

Mehmetçik Vakfı, Türk Hava Kurumu ve diğer kurumların dolaylı da olsa OYAK’a bağlı OYAK’ın vampir gibi kanlarını emdiği yardım kurumlarının artık kendi görevlerini yapmasının sağlanması.

Aysbergin görünmeyen yüzü yok artık. Sorunlara çözümlere ulaşmanın zamanıdır. Zaten Kanuni engelde yoktur. Amaç insan hakları ise insan hakları önde geliyorsa yıllar öncesinin İç Hizmet Kanunu,  Askeri Ceza Kanunu baştan ele alınmalıdır.

 

İNCİ KAYAR – HABERNAME

http://www.habername.com/yazi-inci-kayar-ozetle-assubaylarin-uzmanlarin-talepleri-9048.htm

ASTSUBAYLARIN “DUYUN SESİMİZİ” HAKLI FERYADI

Sevgili okurlarım; bu yazımda gündem konusu olan ve hassasiyetle üzerinde durulması gerektiğine inandığım bir konuyu paylaşmak istedim. Bunu aynı zamanda insan hakları kapsamında şanlı ordumuzda görevini canla başla yapan kıymetli mensuplarına sahip çıkmamız adına yazıyorum.

Astsubayları ve sorunlarını konu alan kitap, yazı ve makalelere rastlamak pek mümkün olmuyor. Çoğu kez bazı yazıların içinde yer alan birkaç satırla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Üç satır oradan, beş satır buradan diyerek toparlamaya ve bu toparladıklarınızdan da bir sonuç çıkarmaya çalışıyorsunuz. Dişe dokunur bir şeylere ulaşmak bazen mümkün oluyor, bazen ise hayal kırıklığı ile karşılaşmak kaderiniz oluyor. Hep dediğimiz gibi, yazılanlar genelde belli bir ideolojiye ve o ideolojinin üstün insan belleyip yarı tanrılaştırdığı zümrelere ait oluyor. Bire bin katılarak şişirilmiş plastik mitlerle kandırılıyor ve aldatılan astsubaylar feryat etmektedirler.

İşte tüm bunlardan dolayıdır ki, halkın içinden çıkmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde sıradan bir insan olarak yerini onuruyla almış astsubayları anlatan, inceleyen birkaç değerli yazı ve araştırma oldukça önem arz ediyor.

Astsubay Kanununun Özünde Subay Yapılacağı Vurgusu Vardır: Modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere (ve hâttâ subaylara) öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğundan hareketle ve kanunun özüne, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmelerinin sağlanacağı vurgusu yerleştirilerek çıkartılan Astsubay Kanunu; ilerleyen dönemlerde bu ana ilkelerinden uzaklaştırılmış ve kariyeri sınırlandırılan bir meslek grubu haline getirilmiştir. Sadece her yıl göstermelik oranda astsubaydan subay alınma kontenjanı belirlenerek, başarılı ve liyakatli olanların önüne engel konulmuştur. Yetmiyormuş gibi her geçen yıl ve dönem; maaş, özlük hakkı ve sosyal haklarında kısıntılar yapılarak, sanki Türkiye’nin değil de, başka ülkelerin ordularının emekçileriymiş gibi dışlanmış ve kötü muamelelere maruz bırakılmıştır.

Astsubay Terimi Yerinde Bulunmamış, Küçük Subay Denilmesi Öngörülmüştür: Meslek sınıfının tanım ve isimlendirmesi yapılırken Astsubay terimi yerinde bulunmamış ve kanunun ruh ve manasına daha uygun olarak Küçük Subay denilmesi öngörülmüş olmasına rağmen, daha önceden var olan Küçük Zabit Kanunu nedeniyle uygulamada karışıklıklar çıkacağı endişesiyle, kanun bir oldubittiye getirilmiş ve Astsubay Kanunu olarak yürürlüğe sokulmuştur.

İşte Astsubaylarımızın feryatlarını  işitelim;

Kendileri İçin “Asubay”, Bize gelince “Astsubay”: 10 Haziran 1935 tarihinde çıkartılan 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile yeni rütbe ve kategori tanımlamaları yapılırken genç ve kıdemsiz subaylar için astsubay terimi düşünülmüş ama bu terimin incitici ve onur kırıcı olarak algılanacağı değerlendirilerek “asubay” teriminde karar kılınmıştır. (Asubaylar: Yarsubay, Asteğmen, Teğmen, Yüzbaşı, Binbaşı.) Bilindiği gibi bir meslek grubunun tanımını yaparken, onu niteleyecek ismi küçük düşürücü, incitici veya onur kırıcı bir terim olarak belirleyemezsiniz. Bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın özüne aykırıdır. Lakin görüldüğü gibi Astsubay Kanunu ile ast ön eki kullanılarak küçük zabit mesleğine mensup askeri personel, astsubay olarak tanımlanmış ve toplumda bazı art niyetli kişilerin özellikle “t” harfini üstüne üstüne basarak söylemesiyle aslında subay yardımcısı ve küçük subay olan bu kesim insanların incitilmesine, moral ve motivasyonlarının bozulmasına sebebiyet verilmiştir. Halen bu tip kullanımları necip Türk basınının bazı kalemlerinde de görmekteyiz. Büyük insan ve büyük Atatürkçü (!) sevgili generallerimiz, kendi sınıflarına ait kıdemsiz personelin mesleki tanımını yaparken “asubay” terimini seçerken, ordunun belkemiği küçük zabitleri için bir çifte standart uygulamış ve “astsubay” terimine işlerlik kazandırmışlardır.

Astsubaylar Zoru Başarmıştır: Tüm bu olumsuz algılamalara rağmen astsubaylar, yine de bu kanunla verilen hakları olumlu görmüş, vatan sevgisiyle ve alın teriyle mesleğini etkin bir şekilde icra etmiştir. Yaşanan süreçte “ast” ön ekinin olumsuzluğunu kendi azim ve inancı ile yıkmış, ast sözcüğünü kendi bünyesinde olumlu hale getirmiştir. Ayrıca Türk Dilinin devrimci yanı, Atatürkçü(!) generallerimizin bu komplosunu ters yüz etmiştir. Türk halkı, hiyerarşinin o negatif enerjili “t” harfini pek de kaale almamış, yaşamın pratiğinde aslanlar gibi “astsubayım” demiştir. Darbenin fethetmiş olduğu Türk Dil Kurumu halen bu konuda ısrarcı olsa da, onları kendine getirecek çözüm sokaklarda tüm gerçekliğiyle yaşanmaktadır. Türkçe gramerine hâkim ve Türk dilini iyi konuşan sıradan bir insana ancak bir şekilde “astsubay” dedirtebilirsiniz; o da alnına silah dayayarak!

Cumhuriyetin ilanından bugüne ve hatta Kurtuluş Savaşımız dahil; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin astsubayları, üzerlerine düşen vazifeyi hakkı ve onuruyla yapmış ve yapmaktadır. Düşünün ki, Batı Anadolu’da işgal güçlerine ilk karşı çıkan bir küçük zabittir. Resmi tarihimizin bir sayfasında kahraman olarak göklere çıkartılan ama sonraki sayfalarda çeşitli nedenlerle hain damgası vurulan Ethem Bey (Çerkez Ethem); Milli Mücadelemizin lider kadrosuna çok büyük katkılar sunmuştur. Ayaklanmaları bastırmış ve planlı, programlı bir mücadelenin yapılmasına zaman ve zemin hazırlamıştır. Başına gelenleri iyi ya da kötü olarak değerlendirmek bizden çok tarihçilerin işidir. Fakat şu kadarını söylemeliyiz ki; büyük mücadele ve devrimler çoğu zaman kendi çocuklarını da yemekten sakınmamıştır.

Antepli Şahin Bey de alaylı bir astsubaydır ve kahramanca çarpışarak, kanını bu kutsal topraklar için akıtmış, canını ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı bir vatan toprağı hülyası ile feda etmiştir. İstiklal Destanımızın her sayfasında bu ülkenin nice onurlu evlatları vardır ki, bunlar yokluklara rağmen yürekleri ile savaşmış, rütbelerin en yükseği olan şehitlik ve gazilik makamına erişmişlerdir. Kimilerine devletimiz tarafından onbaşı, çavuş, başçavuş ve teğmen gibi çeşitli rütbeler verilmiş olsa da; o savaşa yüreğini koyan her vatan evladı bizim için birer gurur abidesi meslektaştır. Yüreğimizde isimlerini taşıdığımız, sevdalarını taşıdığımız; mücadelelerinden ilham aldığımız birer Astsubay görüyoruz herbirini.

Kore Savaşında ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatında da nice destanlar yazmış bir ordunun astsubayları olarak, bu destanlara kanımızla ve canımızla katkıda bulundular.

Terörün kol gezdiği sınır boylarında, dağ karakollarında ay yıldızlı bayrağımızın dalgalanması için var güçleriyle çalıştılar, çabaladılar. Kutsal vatan toprağında gece gündüz nöbetler tuttuk, kimi zaman evimizi bile taşıyamadılar, yıllarca ayrı kaldılar. Hasret ateşini vatanımıza ve milletimize duyduğumuz derin aşk ateşi ile bastırdılar.

Eve dönüşlerde, çocukları babasını yabancı bir misafir zannetti çoğu kez. Kim bu adam, niye sevgili annemle bu kadar yakın diye tuhaf bakışlarla süzdü onları. Bazen kahramanlık hikayelerinin etkisiyle, dev gibi bir baba bekleyip durdu ama karşısına mayında elini kolunu kaybetmiş eksik bir baba buldu. Bilemedi Gaziliğin ne olduğunu. Şaşırdı.

Bazense babasını düşlerken, onun yerine bayrağa sarılı, yüzünü bile göremediği bir adam için ağladı. Birileri, babasının kahpe kurşunlara karşı kahramanca çarpıştığını ve şimdi kanatlanıp cennete doğru uçtuğunu fısıldayıverdi kulağına. Kutsal babayı kutsal bayrağa sarılı gördü ve öylece rüyalarına taşıdı. Her gece yüzünü seçemediği ama bayrağından tanıdığı o cesur babayı kurdu düşlerinde. Ne zaman başı sıkışsa, ne zaman hayatın zor bir anına denk gelse, düşlerindeki ayyıldız destanlı babası koştu imdadına. Yine de babasızlığın tarifsiz hüznünde gizli sözcükleri söyleyemedi kimselere. En gizli hazinesi olarak yüreğindeki sandukasında sakladı.

Küreselleşen dünyada artık bilginin, istihbaratın, medyanın, teknolojinin ve diplomasinin daha etkin silahlar olduğunu görmekteyiz. Herhangi bir devlet, hiçbir gerginlik ortamı yaratmaksızın, bir başka ülkede çeşitli yollarla etkin bir savaş yürütebilmektedir artık. O ülkeyi internet, basın ve medya yoluyla ya da taşeron kişi, kurum ve örgütler kullanarak istediği yöne doğru çevirebilmektedir. Tehdit unsuru gördüğü bölge ve ülkelere kontrollü kaos getirerek, kendi dünya düzenini kendi çıkar ve emellerine uygun şekilde kolayca inşa edebilmektedir.

Tüm bunlar silahlı kuvvetler yapısında devrimsel değişiklikler yapılmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Ordulara artık lider ya da komutandan çok, bilgi ile donatılmış ve bilgiyi nasıl kullanacağını sezebilen ve lider özellikler de taşıyan orta rütbede subay ya da sivil uzmanlar gereklidir. Bundan sonraki süreçte daha çok general yerine daha azı ama daha kalitelisi yetiştirilmelidir.

Yeni ordu yapılanmalarında, yeni tanımlanan görevler gereği teknolojiye hakim, dil bilen, liderlik vasfı taşıyan, askerlik mesleğine ünsiyetli ve her daim kendini geliştirebilen astsubaylara ihtiyaç tüm dönemlerden daha fazla. Hatta şunu bile açıkça söyleyebiliriz ki; modern ordular bu yeni dönemde rahatlıkla, bir general yerine bir Astsubay yetiştirmeyi tercih edebilir, daha rantabl bulabilir.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ VE ASTSUBAYLARI

Cumhuriyetle birlikte gelişen ordu yapılanmamızda zamanla astsubaylar ordunun temel direği olmuşlardır ama hak ettikleri değere bir türlü ulaşamamışlardır. Yirmi birinci asrı yaşadığımız bu günlerde bile batılı devletlerin astsubaylara verdiği değeri ne yazık ki, Türk Ordusunun üst kademeleri bu emekçi insanlara sağlayamamışlardır. Hala bilginin rütbe ve kıdem esasına dayalı olduğunu düşünen bağnaz yapı; maalesef Amerika’nın, İngiltere’nin ve Almanya’nın astsubaylara bin dokuz yüz küsürlü yıllarda verdiği değer seviyesinden bile çok uzaktadır.

Sınıfsal ayrıcalıkları sorgulanacak ya da bitecek, tahtları sallanacak diye kabuslar görmeye başlıyorlar. O yüzden de astların taleplerine çok ağır, çok sert karşılık veriyorlar. Günümüz ordularında, astsubaylık mesleğinin yıldızının parlamasını kabullenmek zor olsa da çağın gerektirdiği gelişmeler nedeniyle bilgili, cesur, vatansever ve konusunda uzman astsubaylardan kurulu bir ordu yapısına varmak, bu yapılanmayı güçlendirip geliştirmek, kaçınılmazdır. Dolayısıyla, astsubaylara hakkı olanı teslim etmek, modern ülkelerde olduğu gibi ayrım ve fark gözetmeksizin onlara hak ve hukuken eşit davranmak, emeğine ve bilgisine saygı duymak ve fırsat eşitliği sağlamak elzemdir. Tüm bunları saltanatçı yapı nedeniyle görmezden gelenler belki uzun süren bir barış ortamında kafalarını kuma gömebilirler ama kısacık bir an sürecek bir savaşta, görmezden geldiklerinin bedelini toptan ödemek zorunda kalabilirler. Ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılması için özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin analizi tam anlamıyla ibret verici ve öğreticidir.

Pek çok astsubay; meslek gruplarına karşı yapılan haksızlıkların giderileceği ve cumhuriyetin ikinci sınıf insanı olmaktan kurtulacağımız günlerin umudunu yüreğimizde sabırla taşıyorlar.

Astsubaylar, Silahlı Kuvvetlerin orta direği ve belkemiği olduklarının bilinciyle, bir uçağın kanadı, bir geminin pervanesi, bir tankın paleti ve bir ülkenin sınır karakolu misalidirler. Türk bayrağının dalgalandığı her yerde cesur ve cansiperane görev yapmanın onuruyla yaşamaktadırlar.

 

Astsubaylar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emekçileridir. Yeri geldiğinde işçi, yeri geldiğinde memur, yeri geldiğinde lider ve komutan, yeri geldiğinde yönetilmektedirler. Vatan, millet ve bayrak söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan şehitlik rütbesine koşa coşa giden, bu halkın onuru için şehitliği ve gaziliği onur bilen öz vatan evlatlarıdırlar.

Şehit cenazelerimiz arka mahallenin camisinden kalksa bile halkının omzunda, halkının kutsal gözyaşlarıyla ebedi istirahatgaha gitmeyi şeref bilmektedirler.

Bir generalin işaret parmağıyla on dört gün, yirmi bir gün sorgusuz, sualsiz, savunmasız hapislere gönderilen, üstelik ülkemizin aydınları, medyası ve yazarları, siyasetçileri tarafından ve hatta bağrından kopup geldiğimiz halkımız tarafından tam anlaşılamadıklarından üzüntüleri büyüktür. Statükolardan, ortaçağ kalıplarından arınarak görev yapmakken, sırf ekonomik sorunumuz olduğu, tek derdimizin para olduğu gibi anlaşılmalarla incindik, mağdur bırakıldıklarını vurgulayarak. Üstelik bunları söyleyenler, kendi maaşlarının azlığına bizleri örnek gösterdiler. Bu ülkenin işçileri, memurları ve hatta profesörleri dahi astsubayın maaşını emsal alarak yorumlar yaptı. Üstelik şark kurnazlığıyla davranarak, bir SAT Komandosu astsubayın, bir Denizaltıcı astsubayın maaşını sundular kamuoyuna. Oysa bunlar özel branşlardı ve maaşları da farklıydı ama bunu görmek kimsenin işine gelmedi. Tıpkı kendilerine emsal olacak subay maaşlarını nasıl görmezden geldilerse, üstelik onlara, Atatürk devrimlerine karşı olmasına rağmen, “ağam sen, paşam sen” nakaratı ile saygıda ve lütufta kusur etmedilerse; bizim çığlıklarımızı da öylece duymazdan geldiler. Emekli olduklarında bizimle aynı hizmet yılına sahip bir Kıdemli Albayın yarısı kadar dahi maaş alamadığımızı, Cumhuriyetin Meclisinden en fazla pozitif ayrımcılık yüklü kanunların onlar için çıktığını anlatmaya çalıştık ama dinletemediklerinin çığlığındadırlar.

Seslerini, feryatlarını dinlemeye devam edelim:

“Müsteşar olduk, profesör olduk, yüksek lisanslar yaptık ama bir türlü o birinci sınıf insanların hakir gören bakışlarından kurtulamadık. Kendi komutanlarımız bizi dar bir aralığa sıkıştırdı, kariyersiz yaşamak zorunda bırakıldık. Emir komutanın dev prangaları özel yaşamımıza kadar girdi, düşüncemize karıştı, inancımıza karıştı, gün geldi evlerimiz dahi denetlemeden geçti, anlatamadık. Tahakkümleri ve zulmü hep kendi bireysel çabalarımızla aşmaya çalıştık.

Biz Kemal Tahir’le ve Nazım’la birlikte Yavuz ve Erkin gemisinde zulüm ve işkence görendik. Biz Deniz Gezmiş’le birlikte darağacında asılandık. Biz 1970’li yıllarda İzmir’de, Ankara’da eş ve çocuklarımızla coplanandık. Biz 12 Eylül’ün prangasında “ast” olarak damgalanandık. 9 Ekim 2010’da elli beş yaş ortalamasıyla Ankara’nın sokaklarında hak ve adalet isteyendik.

Duymadınız, duymak istemediniz bizi!

Başlangıç derecemizden, emeklilik derecemize kadar ayrımcılık yapılıyor ey halkım. Üniformamızdaki aksesuarlardan, özlük haklarımıza kadar, mükafatlardan cezalara kadar, sosyal olanaklardan askeri mahkemelere kadar sınıflaştırma, ayrıştırma tahakkümü altındayız. Ortaçağ kalıbı bir kast yapısının boyunduruğu içindeyiz. Ayakkabı rengimizden uçuş brövemize kadar, taşıdığımız rütbe işaretine kadar ırkçı ve şekilci uygulamalara tabi tutuluyoruz.

Başkaları bu vatanın öz evlatlarıydı ama biz üveydik, mahallenin sümüklü yetim çocuğuyduk. Gözler görmedi, kulaklar duymaz oldu. Bir gün önce astsubaylara birinci derecenin dördüncü kademesi verildi ama aradan daha 24 saat geçmeden ilga edildi. Faili meçhullere karıştı yasa.

Yüreğimizde de koca bir yara var, acı var, burukluk var!

Kim bilir belki de doğrudan bir darbe tehdidi oluşturmadığımızdan dolayıdır tüm bu ortaçağ muameleleri. Bizim darbeyle işimiz olmaz ey halkım, ekmekle, aşla olur. Şehitlikle, gazilikle olur.

Biz harbiye marşıyla büyümedik ey halkım. Bizim tek bildiğimiz, o sizin de yüreğinizde taşıdığınız, gurur ve onurla söylediğimiz İstiklal Marşımız. Bunu bilin!

Biz bu ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerde halkıyla içiçe yaşayanız. Onlarla çorbalarını paylaşan, düğünlerinde gülen, cenazelerinde ağlayan samimi komşularız. İçinizden biriyiz. Daha fazlası değil!

Ve hakkımız olanı istiyoruz. Değerimizin karşılığı olanı istiyoruz. Sırf para pul değil, onurumuzu, şanımızı da istiyoruz!”

İşte Sevgili Okurlar; Şanlı ordumuzun kıymetli ve saygıdeğer aynı zamanda bizim içimizden çıkmış derdi sadece vatana daha iyi hizmet etmek anlayışında olan canlarımız, babalarımız, ağabeylerimiz, ablalarımız hepsi bizim gururumuz astsubaylarımıza daha faydalı olmak adına yürüdükleri bu kutsal ve şerefli yolda selam, sevgi ve saygılarımı sunarak yazıma son veriyorum. Esen kalın

İNCİ KAYAR-HABERNAME

TSK’da astsubay rahatsızlığı!

Yazarımız Adem Yavuz Arslan TSK’da içten içe büyüyen rahatsızlığı yazdı. İşte o yazı:

Astsubaylar kazan kaldırırsa?

Gündem yoğunluğu nedeniyle fırsat bulup yazamadım ama astsubaylar arasındaki rahatsızlık giderek büyüyor.

Özellikle son düzenleme ile kurmay subaylara ve generallere ek iyileştirmelerin yapılması tepkiyi artırdı.
Ben aracılık yapıp şikâyet ve beklentilerini aktarayım.

Öncelikle kast sisteminden ciddi şikâyet var. Son yıllarda lisans mezunu astsubay sayısında artış olmasına rağmen haklarında iyileştirme olmamış.

1/4’ü göremeyen tek devlet memuru da astsubaylar.

Lojman adaletsizliğinden sosyal tesislerden yararlanamamaya kadar onlarca kalem sorun dile getiriliyor.
Yeni emeklilik uygulamalarından da ciddi hak kaybına uğradıklarını söylüyorlar.

Örnekleri uzatmak, detaylandırmak mümkün.

Hatta sayfalar dolusu yer tutar. Sonuç itibariyle TSK‘daki 95 bin 824 astsubay durumlarından rahatsız.
Kazan kaldırırlar mı bilmiyorum ama gaz birikiminin büyük olduğu muhakkak.

Kategoriler:ADALET, ASDER, kanun, tsk Etiketler:, , ,

Haklarımızı alıyoruz ama keşke üniformamızı da verselerdi

Onlar 28 Şubat’ta ordudan atılan askerler… 13 yıldır itibarlarının geri verilmesini bekliyorlar. Beklerken, evlerini geçindirmek için ustalık yapan da var simit satan da… Şimdi biraz buruk olsalar da haklarını alıyorlar, üniformalarına ise hala uzaktan bakıyorlar. 12 Mart ve 12 Eylülzedeler gibi…

Gülay Altan
gulay.barbaros@aksam.com.tr

Kürk siyasi tarihinin kara noktaları olan darbelerle yüzleşme dönemi yaşanıyor Türkiye’de. 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa Değişikliği Referandumu’nda kabul edilen bir maddeyle, YAŞ kararıyla TSK’dan atılan askeri personelin haklarının iade edilmesi mümkün kılındı. Bu karar önce sadece               28 Şubatzedeleri kapsasa da çeşitli dernekler etrafında örgütlenmiş ‘eski askerlerin’ çabasıyla 71 ve 80 darbelerinin mağduru olan askerleri de kapsamına aldı. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre, 1.518 subay ve astsubay bu yasayla kaybettiği yıllara olmasa da o yılların yasal haklarına kavuştu.
28 Şubat’ta YAŞ kararıyla TSK’dan uzaklaştırılan isimlerin arasında kamuoyunun çok yakından tanıdığı yazar Prof. İskender Pala da var. Emekliliğini hak etmesine 6 ay kala atılan Pala, önceki yıl yayınladığı ‘İki Darbe Arasında’ isimli kitabında askerlik sürecini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatmıştı. Bu kitap vesilesiyle röportaj yaptığım Pala’yı aradım yine, tahmin edersiniz ki bununla ilgili yazacaklarını yazdığını ve artık konuşmak istemediğini söyledi, tabii dönmeyeceğini de. O hesaplaşmasını, yazdığı kitapla kapatmıştı… Açık yüreklilikle ne yaşadığını anlatan ve bunun hesabını kalemiyle soran Pala kadar şanslı olmayan askerler de vardı.
ASDER’in yayınladığı ‘Ben Disiplinsiz Değilim’ isimli kitap             28 Şubatzede bazı subay ve astsubayların hikayelerinden oluşuyor. Okurken zaman zaman göz yaşartan satırlar… ‘Başını bir kere aç’ denilen ya da gönül istemese de boşanma davası açılan eşlerin, anne-babaya söylenemeyen ‘atıldım’ itirafının, çocukların okul başarısızlığı olarak dönen işsizlik bunalımlarının bir derlemesi. Yüreğiniz dayanırsa okursunuz. Sonuçta önce sadece            28 Şubatzedeleri ardından kamuoyu ve muhalefetin ısrarıyla 71 ve 80 darbesi mağdurlarını da kapsamına alan yasa bazı eksikleri olsa da bu insanların yaralarına merhem olacak gibi. Eksikleri var elbette…
Bir de askeri okullardan atılan öğrencilerin durumu var ki, o ayrı bir haberin konusu. Kendileri büyük bir platform çatısında birleşip haklarını aramaya çalışıyorlar ama bu yasa ne   12 Mart, ne 12 Eylül ne de 28 Şubat döneminde atılan askeri öğrencileri kapsamadı…

BALIK KARADA YAŞAR MI?

Kanunlar, kararnameler, teamüller bir kenara; meslek hanesinde ‘asker’ yazan biri, eğer siz onu işten atarsanız ne iş yapabilir? Orta öğretiminden itibaren sıkı bir disiplinle ‘asker’ olarak yetiştirilen bu insanlar, sivil hayatın içinde sudan çıkmış balığa dönmez mi? Kolay mı belli bir yaşa gelmiş birinin yeni bir meslek edinmesi, ailesini geçindirebilmesi; peki, ‘Peygamber ocağı’ tabir edilen TSK’dan atılmak toplum içinde insanın itibarını nasıl zedeler? 
Ersan Ergür, Elazığ Lisesi’ni bitirip, üniversite sınavının ilk basamağında taban puan 105 iken 147,6 gibi yüksek bir puan alarak Kara Harp Okulu’nu seçer. Ailesinin başka bir üniversiteyi kazanırsa oraya göndereceğini bildiğinden ikinci basamak sınavında kasti olarak soruları yapmaz. Askerlik mesleğini öylesine seviyordur ki mülakatlardan, sağlık muayenelerinden ya da Harbiye’de yapılacak sınavı kazanamayacağımdan endişe duymadan çıkar bu yola… Üniformasını giydiğinde başta asker olmasına pek sıcak bakmayan ailesinin de gözleri ışıldar, gururlanırlar. Geleceğini bu okula endeksleyen, askerlik mesleğini böylesine seven biri neden atılır peki? Kendisi durumu şöyle özetliyor: ‘Harbiye yıllarından beri namazımı kılarım. Hem de Harbiye’de bulunan camimizde kılardım. O yıllarda bazen bazı arkadaşlarımıza karşı ‘irtica’ adı altında baskılar olurdu ama ben yaşamadım. Teğmen çıktıktan sonra da aynı şekilde devam ettim. Yaklaşık beş yıl operasyon bölgelerinde görev yaptım. 1995 Nisan ayında evlendim ve o güne kadar başarılı, çalışkan bir subay olan ben, birden bire sakıncalı personel oluverdim’ Sonuçta 1998 yılı Aralık ayında üsteğmen rütbesindeyken YAŞ kararıyla ilişiği kesilir. 
Sivil hayat, kolay mıdır peki? Harp sanatını, savaşmayı öğrenmiş ve o şartlara göre yetiştirilmişsiniz. Balık karada yaşar mı? Ersan Ergür, ‘Şükürler olsun biz başardık. Sabırla zor da olsa süreci atlattık. Belki fire verdik, kimimizin kendinde, kimimizin ailesinde psikolojisi bozulanlar oldu.’ TSK’dan ayrıldıktan sonra Bursa’ya yerleşen ve orada halı fabrikasında bir iş bulan Ersan Ergür’ün ilk tecrübesi sadece 2,5 ay sürmüş. Tamamen farklı bir ortam, sivil hayat… Sonra kendi işini kurup Ersan Komutan, Ersan Usta olmuş… Ersan Ergür’ün şansı, askerlik mesleğini genç yaşta bırakmak zorunda kalması, sivil hayata adaptasyonu zor da olsa bu nedenle daha kolay olmuş… Eşi adaptasyon sürecindeki en büyük desteği. ‘Eğer o, bu huzursuzlukları sorun etseydi. Ekonomik problemleri dert etseydi ne kadar dayanabilirdim?’ diyor. Babasıysa bu süreçte üzüntüden kalp krizi geçirmiş.
Cebinizdeki kalemin bile nerede duracağını söyleyen askeri bir disiplinden sonra özel sektöre neden ayak uyduramadıkları açık değil mi? Bu durumu kendisi de şöyle anlatıyor: ‘Özel sektörde başarı ‘önce benim olsun sonra şirketimin ya da kurumumun’ denir. TSK’de ise terfi sistemi bellidir. Birlik başarılı olursa siz de başarılısınızdır. Kimse birisinin yeğeni diye birlik komutanı yapılmaz. Ancak özel sektör, başarıdan ziyade ahbap, gönül ilişkisi üzerine kurulu. Liyakat yok. Arkadaş ya da dost olmak makam doldurmaya yeterli.’ Asker olduğu günleri çabuk unutmak zorunda kalmış Ersan Ergür ama içinde bir yerlerde hep okulda kazandığı yetenek ve bilgileri saklamış… ‘Bir gün bu ülke subay olarak bana ihtiyaç duyduğunda göreve hazır olmam gerektiğini asla unutmadım. Özel sektörde çalışırken de askerliğin bana kazandırdığı misyonla başarılı olmaya gayret ettim.’

BURUK SEVİNÇ

Ersan Ergür, yapılan yasal düzenlemeyle haklarını almalarına buruk bir sevinç duyuyor. Bunun ilk ve en temel sebebi, Silahlı Kuvvetler’e dönmek, üniformayı giymek arzusu. ‘Hayaldi belki ama ben bu hayalle yaşardım. Dünyaya binlerce kez gelsem yine asker olurdum. Atıldığım gün de pişman olmadım, şimdi de…’ 
13 yıl bu özlemle geçtikten sonra geri dönüşün yolu açılınca iki seçenek sunulmuş kendisine; ya hemen yarbay rütbesinden ya da 3,5 yıl daha çalışarak kıdemli albay olarak emekli olmak. Şartları daha iyi olduğu için elbette ikinciyi tercih etmiş. Üniforması yok ama askeri kimliği var. 

KIŞLAYA BİR GÜN   OLSA DÖNSEYDİK

İbrahim Töre, Harp Okulu             1982 mezunu. Askerliği meslek olarak seçmesini ‘Askerliğe sadece bir meslek olarak bakamıyordum. Ailem de asker olmamı istedi. Sülalemde de hem subay hem birçok şehit vardı. Yani bizim için askerlik yüce bir meslekti…’ 1998’de binbaşı rütbesindeyken atılmış ve bu düşünceleri değişmiş mi; hayır! 
Dönüş yasasının bazı eksikleri olduğundan ve bazı bürokratik sorunlar nedeniyle ataması yapılsa da bazı arkadaşlarının göreve başlatılamadığından bahsediyor…
‘Tabii ki kışlaya bir gün de olsa dönmek isterdim. Hala da büyük bir iştiyakla böyle olmasını bekliyor ve bunun için de çalışıyorum. Biz makam ve rütbe peşinde değiliz. Ancak bu yanlışlar basit ve küçük hatalar değildir. Yanlıştan, hatadan dönmek, özür dilemek devleti küçültmez aksine büyütür’ diyor. Dönmek içinde ukde kalmış ama emekliliğini istemiş. Şimdi kendi devreleriyle özlük hakları açısında aynı seviyede yani Emekli Kıdemli Albay ancak TSK kimliğinde sanki iade-i itibar olmamış gibi ihraç edildiği rütbe yani binbaşı yazıyor.
Subaylar kendilerine tanınan dönüş hakkını avantajlı olduğu için tercih ediyor. Emekliliği seçenler genellikle astsubaylar. ASDER İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan emekliliğine        16 gün kala 1998 yılında YAŞ kararıyla atılmış. 20 yıl boyunca 18 takdirname alan ve görevinin son yıllarını terörle mücadelede geçiren Fidan, atıldığı için kırgın ama ‘Ordunun malını çalmadım, çaldırmadım. Namussuzluk yapmadım’ diyor. Ayrıldıktan bir ay sonra İstanbul’da bir ithalat firmasında satış ve pazarlama koordinatörü olarak çalışmış ve geri dönüşü ‘hiç’ özlememiş… ‘Yıllar sonra iade-i itibarımızın verilmesi haklı olduğumuzu gösteriyor’ diyor.

ÜÇLÜ KARARNAMEYLE ATILANLAR NE OLACAK?

12 Mart 1971 darbesinden sonra 450, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 573 subay-astsubay üçlü kararnameyle atıldı. Onların durumu maalesef belirsiz. ADAM Derneği de bu tür askerlerin haklarını aramak üzere kurulmuş ve ASDER ile koordine bir şekilde çalışıyorlar. Yasa mevcut haliyle üçlü kararnameyle ordudan ilişiği kesilen askerleri kapsam dışında bırakıyor. 12 Martzedeler genellikle ‘solcu’ ve 12 Eylülzedeler ise bir ‘sağdan’ bir ‘soldan’ hesabıyla ordudan atılanlar. 1983 yılında Şırnak’ta düşürüldüğü pusuda ağır yaralanan ve bunun üzerine düzenlenen ilk sınır ötesi harekatın gazisi Üsteğmen Ahmet Şener’in, 1984 yılında yargı kararı olmadan YAŞ kararıyla ilişiği kesildi. Kendisi adını ilk kez sorguda duyduğu ‘Üçüncü Yol’ örgütüne üye olmaktan atıldı. Yasanın ilk halinde başvurusu reddedilen Şener, daha sonra yapılan düzenlemeyle bu hafta itibarıyla haklarını alabildi.
ADAM yani Askeri Darbelerin Asker Mağdurları Platformu Moderatörü Mustafa Demirkanlı, kendisi de 12 Eylülzede. 1982’de teğmen rütbesindeyken TSK’dan uzaklaştırılmış. Üsteğmen Şener durumunda olan ve başvurusu önce reddedilen ama üç gün önce yeniden dosyaları incelenip iade şansı yakalayan 40 kişi olduğunu söylüyor. 12 Mart’ta kararnamelerle atılanlara ‘o dönem yargıya başvurma hakkınız vardı, o nedenle şimdi haklarınızı vermiyoruz’ denmesinin yanlış olduğunu söylüyor. 12 Eylül döneminde askeri okullardan atılan öğrencilerin durumunun çok daha vahim olduğuna dikkat çekiyor Demirkanlı: ‘Mezuniyetlerine günler kala atıldılar. Dağılan ailelerin sayısını bugüne kadar tespit edemedik, içlerinde bugün de çok zor koşullarda; boyacılık, simitçilik, çaycılık yaparak yaşamını sürdürenler var, 30 yıldır kopan aile ilişkilerini yeniden kuramayan; annesinin, babasının cenazesine bile gidememiş arkadaşlar var.’

ASDER* İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan’la yasanın kapsama alanını konuştuk
– Yasa kapsamı dışında kimler kalıyor; onların durumlarıyla ilgili bir çalışma yapılıyor mu?
Derneğimiz ilgili yasa çıkmadan önce hazırlamış olduğu yasa teklifinde ‘herhangi bir mahkeme kararı olmadan idari işlemlerle ilişiği kesilen bütün TSK personelini kapsaması’ şeklinde teklifte bulunmuş. Yoğun gayret gösterilmesine rağmen, somut olarak sayı ve durumları belli olmadığından ve yargıya açık olduğu için, üçlü kararname ve bakan onayıyla ilişiği kesilen ve emekliliğe zorlanan subay, astsubay ve uzmanlarla, okullarından idari kararlarla çıkarılan askeri öğrencileri kapsamıyor. Yargıya açık işlemlerle yapılan re’sen emeklilikten doğan mağduriyetlerin giderilmesi için derneğimiz bir çalışma başlattı. 
– Yasadan faydalanan kaç kişi var? Ne tür haklarına kavuştular?
1.518 kişinin başvurusu kabul edildi, 629 kişi araştırmacı kadrosunda görev yapmak üzere ilgili bakanlıklara atandı. 250 kişinin başvurusu da reddedildi. Kabul edilenler  ilişiklerin kesildiği tarihten yasanın çıktığı tarihe kadar TSK’da çalışmış gibi kabul edildiğinden bu tarihler arasındaki sürelere ait ödenmemiş sosyal güvenlik primleri yatırılacak. Emekli olmak isteyenlerse ikramiyeleri ödenip emsallerinin derece ve kademesinden emekli olabilecekler. Çalışmak isteyenler emsallerinin derece ve kademesi üzerinden araştırmacı kadrosuyla kamu kurum ve kuruluşlarına atandı. Emekli kimlik kartları ayrıldıkları tarihteki rütbelerini gösterir şekilde verildi, ayrıca emsalleri gibi silah ve silah taşıma ruhsatıyla yeşil pasaport aldılar.
– Çalıştıkları yeni işyerlerine adapte olmaları kolay mı, ne tür işlerde istihdam ediliyorlar?
Genelde CV’leri dikkate alınarak yapabilecekleri görevlere veriliyorlar. Ancak Tapu Sicil Müdürlükleri, Adalet Bakanlığı’na bağlı başsavcılıklarda, alanlarına uygun iş olmadığından sıkıntıyla karşılaşanlar oldu, bu sorunun çözümü için üst makamlarla yazışmalar devam ediyor…
 

Sayın Başbakan’a Mektup

12 Eylül Türkiye için bir dönüm noktasıdır. 1980 12 Eylül’ü unutulmaz yaralar açarken 2010 12 Eylül’ü bu yaraları kapayan bir pansuman olmuştur. Belki de yarayı ameliyat ile çıkarıp atmış ve iyileşme emareleri her alanda görülmeye başlanmıştır. Önümüzde AKP’nin ve diğer partilerin birinci gündem maddesi sivil bir anayasadır. AKP yönetiminde geçilen 9 yıllık süreç ve gelinen nokta bu ihtiyacı en iyi şekilde ortaya koymuştur. Sancılı süreçler bir bir geçilmekle beraber sivil bir anayasa bu sürecin tamamen sağlığına kavuşmasına vesile olacaktır. Referandum bir ön tedavi idi malum. Referandumla pek çok madde ile birlikte Yüksek Askeri Şura (Y.A.Ş.) kararları da yargıya açılmış, sonrasında çıkan uyum yasası ile YAŞ mağduru binlerce subay ve astsubay haklarının bir kısmını alabilmişlerdi. Çıkan uyun yasası iyi niyetli olmasına rağmen uygulamada eksikliklerin olduğu görüldü. BU eksiklikler en çok konunun mağduru olan subay ve astsubayları yeni sıkıntılara sokmaktadır. Bunların giderilmesi talep edilmekte lakin gündem yoğunluğu ve meclisin tatil olmasında dolayı sorunun etkili çözümü uzamaktadır. YAŞ mağdurları bu konuyu dile getirip Sayın Başbakan ve değerli Yol arkadaşlarına hitaben bir mektup yazdılar. Konunun ehemmiyetine istinaden köşemize alarak mağduriyetleri bir nebze hafiflemiş mağdurların sesi olmak istedik.

***

Sayın Başbakanımız ve Çok Değerli Yol Arkadaşları,
Türkiye’mizin üzerine on yıllardır çöken kara bulutlar şükürler olsun ki artık dağılmaya başladı. Çok değil daha sekiz on sene öncesine gittiğimizde, istisnasız her alanda tıkanmış,enkaz şekline girmiş,her gün yeni kabuslara uyanan bir ülkeydik.Ne iç ne dış siyasette,ne sağlıkta ne ulaşımda ne başka bir sahada,ne demokratikleşmede ne insan haklarında,hiç ama hiçbir sahada devlet milletiyle kucaklaşamıyor,millet yarınlara dair en ufak bir ümit besleyemiyordu.Herkesin gözünde bir meyusiyet,bir bedbinlik, bir endişe vardı.Sanki yeni krizlere merhaba dememek için yarın ki gün gelsin istenmiyordu.
Hani derler ya ”gecenin en karanlık olduğu vakit, gündüze en yakın olunan zamandır”.Aynen öyle de milletin en karanlık gecesinden bir anda gündüzünün güneşi AK Parti’yle doğdu.
Hem de bu doğan güneş, bin bir türlü entrikalarla “artık muhtar bile olamaz” denen ve bugün tüm dünyaya devlet adamlığı dersi veren, sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi olduğunu siyasi boş vaatlerin ötesinde icraatları ile fiilen gösteren, statükodan beslenenlerin hortumlarını büyük bir cesaretle kesip ülkenin kaynaklarını milletine akıtmaya başladığı için bin bir türlü şeytanlıklara, karalamalara maruz kalıp yine de yılmayan, fakir sofralarını zengin ziyafetlerine tercih eden,”siyaset yalan söyleme sanatıdır” anlayışını yerle bir edip “temiz ve dürüst siyaseti ayağa kaldıran”,gece gündüz demeden Edirne’den Kars’a, Balkanlardan Filistin’e, Somali’ye kadar aziz milletinin ve tüm mazlum milletlerin dertleriyle dertlenecek kadar da yüce gönüllü olan Sayın Başbakanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın ve çok değerli, böyle bir devlet adamının kendisine yol arkadaşları olarak seçme şerefine ulaşmış arkadaşlarının tertemiz semalarından milletin karanlık afakına doğmuştur.
Biz YAŞ mağdurları da, on yıllar boyunca, sırf inancımızın en temel prensiplerini çiğnemediğimiz için, en temel inanç özgürlüklerimizi karanlık güçlere teslim etmediğimiz için, bin bir türlü zulüm ve çaresizliklere maruz bırakıldık. Asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu mübarek vatanda, sanki Rusya’da Çin’de yaşıyormuşuz gibi bir gurbete mahkum edildik. Evlerimiz basıldı, eşlerimizden boşandık, ailece uzun yıllar bir alışverişe, bir sokağa bile çıkamadık. Hapsedildik, hakaret gördük ve nihayet bir kağıt parçasıymışız gibi yıllarca emek verdiğimiz mesleklerimizden buruşturulup atıldık. Atıldıktan sonra bile rahat bırakılmadık.
Ama şükürler olsun ki, bugün sanki bir zaman tünelinden geçip farklı bir ülkeye uyanmışız gibi, kısacık bir zamanda çok daha demokratik, çok daha modern, ekonomisi çok daha güçlü, yargısı çok daha adil ve tarafsız, hastaneleri, yolları, okulları, polisi, ordusu çok daha modern bir Türkiye’nin inşa edilivermiş olduğunu hayret ve ibretle gördük.
Biz YAŞ mağdurları da bu dağılan karanlığın ardından doğan güneşten istifade ediyoruz. Bizlere şu an yaşımıza göre “emekli olma ya da bir kamu kurumunda çalışma seçenekleri” sunularak, güneşin ilk hüzmeleri tenimize, ilk ışıkları hücrelerimize ulaşmaya başladı. Biz tam bu noktada başta Sayın Başbakanımız olarak büyüklerimize, bizleri hala üzen, mağduriyetimizi devam ettiren, sevincimizi ciddi manada gölgeleyen bazı büyük eksiklikleri ifade etmek istiyoruz.
Çünki artık bir dünya devleti olmuş Türkiye’mizin aşırı yoğun gündeminde, devlet büyüklerimizin baş döndüren trafiğinde, dertlerimizi ifade etmek, sıkıntılarımızı arz etmek, onların sıkıntılarımıza zihnen yoğunlaşarak fazladan emek harcamamaları için devletimize yardımcı olmak demektir.
Artık şükürler olsun ki, milletinin dertlerinden kaçan ve dertlerine dert ekleyen değil, tüm dertlerini çözecek hakperestliğe, iradeye, aşka ve sorumluluğa sahip bir merciimiz, bir muhatabımız var. Düne kadar vatandaş karşısında muhatap olacak ciddi bir devlet dahi bulamıyordu.
Bu bağlamda biz YAŞ mağdurlarının mağduriyetlerini önemli ölçüde devam ettiren ve çözüm bekleyen sıkıntılarımız kısaca ve maddeler halinde şunlardır;
1.Ordudan ihrac edilmemizin büsbütün hukuksuz ve usulsüz olduğu, bugün bize iade-i itibar edilmesiyle resmen ortaya çıktığı halde, mağdur edildiğimiz zamanla bugüne kadar geçen sürelere ilişkin tüm mali haklarımızı almamız gerekirken, şimdilik bu konuda herhangi bir adım atılmamıştır. Oysa kamuda, üzerine atılı bir suçtan dolayı açığa alınıp sonra suçsuzluğu anlaşılan her ferde, tüm haklarının tamamen verildiğinin sayısız emsalleri vardır.
Bizleri atarken hiçbir hukuki ve vicdani engel tanımayan bürokrasinin, haklarımızı iade ederken de çeşitli yasal mülahazaları önümüze yığınak olarak koymasının ve engel çıkarmasının akla, vicdana,hukuka uygun en ufak bir tarafı olamaz.
2.Bir çoğumuz zorunlu hizmetimizi doldurmadan atıldığımız için, öğrenim gideri adı altında yapılan masraflar bile, bizden derhal tahsil edildiği halde, şimdi suçsuzluğumuz resmiyet kazandığı halde apar topar alınan bu paralar bile tarafımıza iade edilmedi.
3.Bugün tüm subay ve astsubayın emekliliklerindeki en büyük menfaatlerinin kaynağı olan OYAK adı ile hizmet veren kuruluştan da, zulmen atılarak mahrum edildiğimiz halde, son çıkan yasayla her ne kadar tekrar OYAK’tan bir şekilde faydalanıyor gözüksek te, pratikte neredeyse tamamen sistem dışına atıldığımız küçük bir hesap sonucunda hemen ortaya çıkıvermektedir.
4.Atıldığımız zamanlardaki finans krizimizi çözmek için ve bir iş bulup tekrar ayağa kalkmak için zamanında hizmetlerimizi tasfiye etmek suretiyle çekmek zorunda kaldığımız emekli sandığı primlerimizi bugün ihya etmek istiyoruz ama bu konuda da tam bir kargaşa ve kafa karışıklılığı hakim. Yasa bizim zayıf bütçelerimize daha uygun ödeme seçenekleri sunarsa büyük bir rahatlama olacak.2003 senesinde 26 bin lira çeken bir yüzbaşıdan bugün güncelleştirmeyle 71 bin lira isteniyor. Bu rakam 48’e bölünse bile ortaya çıkan taksit miktarı can yakıyor. Aradığımız zaman bir SGK yetkilisi çıkan yasayı farklı yorumluyor, diğer kurumlardan başka bir bürokrat ayrı şeyler söylüyor.
Yukarıda arz edilen ve aslında çözülmediği sürece mağduriyetlerimizi büyük ölçüde devam ettirecek hususlarda da büyüklerimizden acil olarak şefkatli ve adaletli ellerini uzatmalarını istiyoruz. Bizlere önerilen memuriyete dönüş ve yaşı gelenlere emeklilik hakkı verilmesiyle atılan adımı ve gösterilen iyi niyet mesajını asla inkar etmiyor, ancak yukarıdaki mezkur hususlar giderilmeden de bir helalleşmeden bahsetmenin çok anlamlı olmayacağını düşünüyoruz.
Mutlaka her zulmün tamiri de bütçeye belli bir yük getiriyor. Bizlerden gasp edilenlerin yine bize iade edilmesi elbette bir külfet oluşturacaktır. Gerekirse def’aten ve bir senede değil,4 belki 5 seneye bölerek taksitler halinde haklarımızın verilmesi daha insaflı ve makul görünüyor. Çünki maliyeye külfet getirir mülahazasıyla “kul hakkını” meşrulaştırmak ve görmezden gelmek kabul edilebilir olmadığı gibi, kimine göre haklarımızın bedeli, neredeyse büyük bir spor tesisine mesela Türk Telekom Arena Stadı’na harcanan yüz milyonlarca lira miktarında da olsa, bizlerin de bu ülkede yaşayan tek biz varmışız gibi hırsla haklarımızı birden istememiz de o kadar kabul edilebilir değildir.
60’lı yıllarda bu fakir millet,7.000 subayını re’sen emekli etmek için milyonlarca dolar Amerika’dan borç almış, yetmemiş gibi bu torpilli zevatı üstü üste çıkarttığı 4 kanunla “korgeneral” seviyesinden emekli etmiştir.
Böyle bir anlayışı asla tasvip etmediğimiz gibi, biz haklarımızı makul ve adil bir çerçevede, taksitlere bölüp yükü hafifleştirerek,en uygun bir şekilde almaktan yanayız.
Büyük ve güçlü devletimizden, dün askeri ve yargı bürokrasisinin işbirliğiyle, tamamen gayr-ı yasal olarak mahrum bırakılıp, yasal zeminde haklarımızı aramak şansı dahi verilmeyen bizler ve çoluk çocuğumuzun, dul ve yetimlerimizin haklarını, bugün artık muhatabımız olan ciddi bir devletten, devlet ciddiyetiyle çözümünü arz ediyoruz.
Gece gündüz yıllardır dualarımızda olan başta Sayın Başbakanımız olmak üzere tüm yol arkadaşlarına, ilgi ve yardımlarınızı acilen beklediğimizi ifade eder, en derin saygı ve hürmet hislerimizi arz ederiz.

ON BİNLERCE YAŞ MAĞDURU, YAKINLARI VE SEVENLERİ NAMINA
İnşaallah istenen netice alınır ve bunca yıldır mağdur edilen subay ve astsubayların mağduriyetleri tam olarak olmasa da yaralara merhem niteliğinde bir sonuca ulaşılır.

Ahmet TÜRKAN – Habername