Arşiv

Posts Tagged ‘islam’

Milletin öz değerleri TSK’da hayat buluyor

Milletin öz değerleri TSK'da hayat buluyor
SEDA ÇAKMAKAskeri okullarda Kur’an ve Hz. Peygamberin Hayatı’nın seçmeli ders olması, TSK ve askeri okullardan ‘irticacı’ oldukları iddiasıyla atılan eski asker ve öğrencileri de sevindirdi.

KUR’AN, Peygamberimizin Hayatı ve Temel Dini Bilgiler seçmeli derslerinin askeri okulların da müfredatına girmesi, dini vecibelerini yerine getirdikleri için TSK’dan atılan ya da ayrılmak zorunda kalan eski askerler tarafından da sevinçle karşılandı. Atılan bu adımı normalleşme sürecinin devamı olarak gördüklerini kaydeden askerler, halkın değerlerine yabancı bir sistemin darbe zihniyetini doğuran ana etken olduğunu söyledi. Dönemin mağdurları kararla ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi:

Normalleşme sürecinin devamı

EMEKLİ YÜZBAŞI EKREM ATA: Bu gelişmeyi çok olumlu ve normalleşme sürecinin devamı olarak görüyoruz. Milletin kendi öz değerlerinin orduda yeniden hayat bulmasını sevinçle karşılıyoruz. Bir millet dinsiz yasayamaz. Hele ki ordu hiç dinsiz kalamaz. Şehitlik gazilik, vatanseverlik değerlerini din olmadan orduda nasıl yerleştireceksiniz. Unutulmamalıdır ki 28 Şubat sürecinde irtica diye suç icat edildi ve bu hedef çerçevesinde gayri hiyerarşi kanunsuz yapı kuruldu. Genelkurmay Başkanlığına teşekkür ediyoruz. Bu tür uygulamaların devamını bekliyoruz. Zira henüz askeri okullarda ibadetler rahat yapılamamaktadır. Mescit ve camiler kapalıdır, ya da göstermelik açıktır. Asker eşlerinin başları kapalı olamamaktadır. Bu sürecin devamını bekliyoruz, ordumuzun dinle, milli manevî değerleri ile kısaca milletin öz değerleri ile yeniden barışmasını hasretle bekliyoruz. ASDER olarak bu sürece elimizden gelen desteği vermeye hazırız.”

Halkın talepleri dikkate alındı

ÇAĞATAY GÜVEN (Askeri liseden ayrıldı): Normalleşme yolunda bir adım. Askeri liseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı. MEB’de olan seçmeli derslerin askeri liselerde okutulması çok normal. Askeri liselerde ileriki zamanlarda yapılacak düzenlemelere ışık tutuyor. Dini açıdan özgürlükçü bir lisenin yolu açılacak. Genelkurmay Başkanlığı halktan gelen talepleri göz önüne almaya başladı ve bu yönde bir karar verdi. Bunu yaparken askeri lisede başka dinlerden olan kişiler için de adım atılmalı. Onlar da isterlerse kendi dinleri öğretilmeli.

Geçmişte tuzak kurulmuştu

BİLAL OKUYUCU (Harp Okulu’ndan ayrıldı): MEB müfredatına yer aldığı için Genelkurmay Başkanlığı da askeri lise müfredatına almak durumunda kaldı. Bu kararın uygulaması önemli. Geçmiş zamanlarda biliyoruz ki askeri okullarda tuzaklar kurulurdu. ‘Camiye gitmek isteyen gidebilir’ derler, açık kapı bırakırlar, daha sonra giden kişilerin isimleri fişlerlerdi. Uygulamanın samimiyetli bir şekilde yapılması lazım. Her halükarda çok önemli bir adım. Eskiden olsa Genelkurmay, Milli Eğitim Bakanlığı’na rest çekebilirdi. Kanunen müfredata koyması mecburu olsa bile koymayabilirdi.

Takdir edilecek bir karar verildi

SELAHATTİN ARSLAN (Emekli Askeri Öğretmen): 1974 yılında Genelkurmay, MEB müfredatına uyacaklarını açıklamıştı. Bugün bu karara uydular. Doğru, takdir edilecek bir karar. Bunlar sevindirici haberler. Demek ki normale dönüyoruz. Ordumuz ideolojik yaklaşımlardan vazgeçiyor diye umutlanıyorum. 28 Şubat’a kadar Kuleli Askeri Lisesinde öğretmenlik yaptım. Din Kültürü dersi MEB’ın müfredatına göre aynen uygulanıyordu. 3-4 tane din öğretmeni vardı. 28 Şubat sürecinde okuldan uzaklaştırıldık. O zaman yakın takipteydik. Şimdi öğrenciler dersleri rahat bir şekilde görecekler. Derslere talep olacak diye düşünüyorum.

KAYNAK :  http://haber.stargazete.com/politika/milletin-oz-degerleri-tskda-hayat-buluyor/haber-704600

SEVAN NİŞANYAN’A AÇIK CEVAP

Şöyle bir tarama yaptım, internette. Kimdir bu Sevan Nişanyan denilen diye. Meğer “Karısının üzerine dışkı atan adam” diye meşhurmuş.

E, yıllarca aynı yastığa baş koyduğu hayat arkadaşının üzerine dışkısını atan adam, eğer bir de dinsiz ise niye dindar insanların kutsal saydığı değerlere b.k atmasın?

Öküzün kıçından çıkan, adamın ağzından çıkandan daha faydalı, hiç olmazsa gübre ve tezek olarak kullanılabiliyor. Bunun ağzından çıkan defi hacetler ise provokasyondan başka hiçbir işe yaramıyor.

Bu kadar aşağılık ve değersiz yazılara cevap yazmaya değer mi diye düşünmedim değil. Ama bir dindar insanın sinirine hâkim olamayarak, bu şaşkın, geri zekâlıya bir iş yapmaya kalkışıp da kendisini harap etmemesi için yazmayı münasip gördüm.

Bakın, 25.10. 2011 tarihli haber; “Dışkısını başına döktüğü ilk eşinden ayrılmasının ardından yeniden evlenen yazar Sevan Nişanyan kendisinden 28 yaş küçük eşinden de boşanıyor.” “İzmir Selçuk’a bağlı Şirince Köyü’nde otel işleten Müjde-Sevan Nişanyan çifti 2008 yılında kavanoz vakası ile gündeme gelmiş, kavanoza doldurduğu dışkıyı eşinin başından aşağı döken yazar Sevan Nişanyan kamuoyundan büyük tepki almıştı.
Olayın ardından çift boşanmış, 56 yaşındaki Sevan Nişanyan 1.5 yıl önce Aynur Deniz ile dünya evine girmişti. İddiaya göre Nişanyan sık sık kavga ettikleri için evi terk eden ancak geri dönmeye ikna ettiği ikinci çocuğuna hamile eşi ile iki hafta önce büyük bir tartışma yaşadı. Dayak yediği gerekçesiyle jandarmaya başvuran 28 yaşındaki Deniz’in çocuğuyla birlikte Almanya’ya ailesinin yanına döndüğü öne sürüldü.”

Bunları niye aldım? Böyle bir ruh hali ve aile yaşantısı olan bir insandan ne beklersiniz diye!

“Bundan yüzlerce yıl önce Allah’la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir” cümlesi bir ifade özgürlüğü müdür?

Bir zamanlar da Allah Teala hakkında ileri geri yazmış olan bu dinsize neyi ne kadar anlatabilirsiniz?

Dünyada milyarlarca insanın o iddiaya inandığını ve O’nu, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen nebiler nebisini; analarından, babalarından, canlarından, mallarından, her şeylerinden daha çok sevdiklerini ve onun yoluna her şeylerini feda etmeye hazır olduklarını nasıl anlatabilirsiniz. Bu kadar sevgiyle bağlanılan, daha adının anılmasında bile kalplerin heyecanla çarptığı, yüce sevgiliyi “siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideri” olarak yazmayı nasıl ifade özgürlüğü olarak kabul edebilirsiniz?

Milyonların inancını sen nasıl aşağılayabilirsin? Cehaletinin boyutları dağları aşmış şaşkın; en basit bir siyer kitabı bile incelesen, böyle yazmaya elin varamaz. Daha 40 yaşındayken kendisine teklif edilen serveti, en güzel kızlarla evlendirilmeyi ve iktidarı elinin tersiyle iten ve âlemi bekaya irtihal ettiğinde geride bıraktığını bilsen değil bu satırları yazmak, bu şekilde düşündüğün için kendi yüzüne tükürürsün, aynada…

Be aklı kıt adam; seni dinsizliğinle kimse kınadı mı? Senin dinsizliğine laf söyleyen oldu mu? Sen ne hakla milyarların inancını aşağılamaya kalkıyorsun?

Kamuya mal olmuş kişilerle, dini değerler birbirine karıştırılabilir mi?

Din inançtır. Bu inancı kabul etmekte, alıp almamakta kimse seni zorlayamaz. Ama bu değerlerle dalga geçme iznini de kimse sana vermez.

İnançlar dalga geçilecek alanlar değildir!

Becerebiliyorsan ilimle, bilimle inanmadığın o değerlerin aksini ispatlamaya çabalarsın.

Dalga geçerek; nefsini tatmin etmeye, egonu şişirmeye kalkışamazsın.

“Kararlı bir din karşıtı olup Müslümanlarla sabırla diyalog kuran adam, Müslüman takımı topyekûn tecavüz için harekete geçmişken…” ifadelerini nasıl yazabiliyorsun? Yurt dışında senin gibi provokatörlerin gazına gelmiş üç beş kişinin eylemini mi topyekûn hareket zannediyorsun? Sen topyekûn hareket görmemişsin!

Bir başka bölümde; “Müslümanlığa dair görüşlerim maalesef olumlu değildir. Bu görüşlerimi de istediğim ortamda istediğim dille çatır çatır ifade etme HAKKINA sahip olduğumu düşünüyorum. Ayrıca insanları üzen, rencide eden sözler söylemeyi sevmem. AMA hoşuma gitsin gitmesin eğer başka birileri, analarının ak sütü gibi helal olan ifade özgürlüklerini kullandığı için Müslüman linç güruhlarının saldırısına uğruyorsa, o zaman işin rengi değişir. O mücadelede saf tutmayı boynumun borcu bilirim. Milyon tane geri zekâlının hakaretine de uğrasam o borcu savsaklamayı doğru bulmam” diyorsun.

Be hey şaşkın; insanları üzen, rencide eden sözler söylemeyi sevmem deyip milyarların inancıyla dalga geçmek çelişki değil mi?

İfade özgürlüğü insanların analarının ak sütü gibi helal olurken, inanç hürriyetini nereye koyuyorsun? İfade özgürlüğüne saldırılınca kınıyorsun da inanç hürriyetine neden saygı duymuyorsun?

Ülkemizde hiçbir müslümanın hoş görmediği yurt dışındaki birkaç provokatif eylemi fırsat bilerek içindeki kusmuğu neden boşaltıyorsun?

Milleti geri zekâlı diye suçlamak yerine otur da biraz kendi çelişkilerini görmeye çalış. Belki o zaman bir adama benzersin.

                                          03.10.2012 Gürcan ONAT

Uçan rahipler

Rus ordusunun yeni silahı…

08 Mart 2012 Perşembe, 14:45:17
Uçan rahipler

HABERTURK.COM DIŞHABERLER SERVİSİ
Rus ordusu askerlerinin maneviyatını yüksek tutmak için yeni bir uygulamayı hayata geçiriyor.

Hava indirme birliklerinde kullanılmak üzere paraşütle indirilebilen özel kiliseler tasarlandı. Standart bir ordu çadırından dönüştürülen kiliselerde bir dizel güç kaynağı, klima ve soğutucu gibi ekipmanlar yer alacak.

Uçan kiliseler, zırhlı araçların havadan indirilmesini sağlayan uçak ve helikopterler tarafından nakledilecek.

RAHİPLERE PARAŞÜT EĞİTİMİ
Aynı proje çerçevesinde, orduda görevli rahiplere de paraşütle atlama eğitimleri verilecek. Rahipler ayrıca portatif kiliselerin kurulması konusunda da eğitilecek.

İlk uçan rahip ekibinin Mart ayı ortasında gerçekleştirilecek tatbikata katılması bekleniyor.

AMAÇ MANEVİYATI YÜKSELTMEK
Rus askeri yetkililer, uçan kilise ve rahiplerle kendi askerlerinin maneviyatını yükseltmeyi, düşmanın ise moralini bozmayı hedefliyor.

Geçtiğimi kasım ayında da ordudaki, rahip sayısının arttırılması kararı alınmıştı.

Kategoriler:ADALET, ASDER, tsk Etiketler:, , ,

ABD’de müslüman avı başlatıldı

ABD’de 1942’de Joseph McCarthy tarafından başlatılan komünist avına (Cadı Avı) bu defa Müslümanlar hedef oldu.

Polisin 3 eyalette Müslüman öğrencileri takip ettiği, en mahrem bilgilerine kadar incelediği ortaya çıktı. Hollywood filmlerinde kahraman olarak lanse edilen Amerikan New York Polis Departmanı’nın (NYPD) New York, New Jersey, Pennslyvania gibi eyaletlerdeki Müslüman öğrencileri fişlediği ortaya çıktı. NYPD, üniversitelerde öğrenim görenMüslüman öğrencileri takip edip haklarında dosyalar tutmuş.Müslüman öğrencilere zaman zaman elektronik posta göndererek öğrencilerin İslamiyet ile ilgili neler konuştuklarını, nasıl tepki verdiklerini dahi araştıranNYPD, öğrencilerin en mahrem bilgilerine kadarmüdür Raymond Kelly’e rapor etti.

NAMAZ KILMALARI BİLE TAKİP EDİLDİ

NYPD dedektifleri üniversite ve çevresinde Müslüman öğrenciler hakkında bilgi toplamak için birçok kişi ile görüşürken izledikleri kişilerin günde kaç defa namaz kıldıklarını kayıt altına aldı. NYPD, öğrencilere ait web sitelerini de her gün tarayarak ne tür aktiviteler yaptığını yakından takip etti.

Kanunların dışına çıkmadık iddiası

Kelly ile New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg yaptıkları yazılı açıklamada, NYPD’nin yasaların kendisine tanıdığı kanunların dışına çıkmadıklarını ve suça karşı alınmış bir önlem olduğunu savundu. Kelly ile Bloomberg suça karşı alınmış önlem olarak niteledikleri fişleme olayında bugüne kadar NYPD’nin hazırladığı raporlarda takip edilen hiçbir Müslüman öğrencinin terör ya da başka suça karışmadığını yazdı.

Polis sözcüsü yalan söyledi

Takipler sonucu bugüne kadar 12 Müslüman öğrencinin tutuklandığını açıklayan NYPD sözcüsü Paul Browne, bu kişilerin terör ile bağlantılarından şüphe edildiğini ileri sürdü. Ancak iddiaların hiçbir zaman kanıtlanamadığı ortaya çıktı. Sözcü Browne, raporların sadece 2006- 2007 yıllarında tutulduğunu iddia etti. Fakat NYPD’nin hazırladığı rapora göre en son 2 Ocak 2009’da Buffalo şehrinde Müslüman öğrenci ve akademisyenler hakkında rapor tutulduğu ortaya çıktı.

BUGÜN GAZETESİ

Kategoriler:ASDER, kanun, medeniyet Etiketler:, , , , , ,

İSLÂM DÜNYASI NEREYE GİDİYOR

Tarih, yükselen ve sönen medeniyetlerin hikâyeleri ile doludur. Zaferler ve mağlubiyetler ard arda gelir. Allah, günleri toplumlar arasında döndürür durur. Hiçbir toplum, devlet, ideoloji ya da medeniyet tarihin bütününe vaziyet edemez. Ölümlü insan gibi devlet ve medeniyetlerin de eceli vardır. İnsan tekinin kendi ömrü içinde göremeyeceği sonluluk duygusu, zamanın uzun kolları arasında rahatlıkla ayırt edilebilir.
İslam Dünyası inişli çıkışlı serencamı ile tarihte yol alırken Batı Dünyası 1530’lu yıllarda moderniteye adım atıyordu. 1798’de Mısır’ın Fransa tarafından işgal edilişi Osmanlı ve İslam dünyasının gerileme sürecine girdiğini gösteriyordu. Haçlı seferleri sırasında İslâm Dünyasının medeniyet unsurlarını Batı’ya taşıyan, Osmanlı birikimi ve Endülüs üniversitelerinden bilgi/teknoloji transfer eden Batı Dünyası, Rönesansla kendini yeniden inşa sürecini başlatıyordu.
Yükselen Batı Dünyası teknolojik üstünlüğüyle İslam Dünyası’nın üzerine abandı. Batı medeniyetinin edebiyat, sanat, bilim ve düşünce insanlarının ortaya koyduğu çalışmalar din dışı aklı kutsayan bir tasavvura hayat verdi. Seküler aklın zihin haritası, Müslüman aklın zihin kodlarını altüst etti . Batı medeniyetinin kelime ve kavramları Müslüman birey ve toplumların üzerine püskürmeye başladı. İslam Dünyası’nda ciddi anlamda kimlik buhranı baş gösterdi.
19. yüzyıldan günümüze Batı’nın tüm dünyaya dayattığı modern ulus devlet; demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi üçayağı üzerinde yükseldi. Tarihte eşi görülmemiş biçimde bütün dünya demokrasi ile yönetilmek istiyor. Demokrasi, büyük oranda seçme ve seçilme hakkı olarak algılanıyor. Demokrasinin beşiği denilen İngiltere’den tutunuz, Batı Avrupa ve Amerika’nın dünyaya ne verdiğini kimse düşünmüyor. Demokratik emperyalist devletlerin ve onların seküler, pagan, materyalist medeniyetinin dünyaya söyleyecek bir sözü var mı?… Teknolojik üstünlükleri; sosyal, siyasal, kültürel ve ahlakî anlamda yaşadıkları kaosun üzerini örtüyor. İslam dünyasının çocukları, teknolojik ve askeri üstünlüğün gözlerini kamaştıran illüzyonu ile akıl körlüğü yaşıyorlar…Demokrasi ve insan hakları söyleminin emperyal amaçlara hizmet ettiğini görmek istemiyorlar. Serbest piyasa ekonomisini sorgulamıyorlar. Oysa serbest piyasa ekonomisinin egemenliği için savaşlar çıkarılıyor. Dünyayı devletler değil küresel ekonomik güçler yönetiyor. Tarihte insanın bu denli aşağılandığı, sadece tüketen/tüketmesi gereken bir canlı olarak görüldüğü başka bir dönem var mıdır? Değerler dünyasını temsil etmesi gereken Müslümanlar görevlerinin farkında değiller.
Demokrasi ve ulus devlet sonrası sürece yürüyen Batı Dünyası ekonomik buhranlarla kendine güvenini yitirmeye başlarken, Ortadoğu ve Kuzey Afrika İslam coğrafyalarındaki halk hareketleri sözcüleri Batı’nın ideolojik artıklarına talip olduklarını ilân ediyorlar. Baskıya, zulme, diktatörlüğe karşı silkinmek, bilinci ayaklandırmak kendi kelimelerimiz, kavramlarımız, değerlerimiz üzerine inşa edildiğinde anlamlı olacaktır. Özgürlüğümüz, emperyalist güçlerin kanatları altında hayat bulabilir mi?
Yeni bir sömürge dönemi başlıyor…
Halklarımıza sahip çıkmak, halklarımızın vicdanının sesi olmak zorundayız. Hakkın sesine yabancılaşmış kitleleri uyandırmak en büyük görevimiz. Başımıza musallat ettikleri diktatörleri tedavülden kaldırıyorlar. Bünyesine virüs salınmış kitlelere demokrasi rüzgârları estirmeleri boşuna değil.”Siz kendi kendinizi yönetemezsiniz. Sizin değerlerinizle insan-toplum-devlet yönetilemez. Alın demokrasiyi kurtulun. Meşruiyetiniz buradan geçiyor” diyorlar. Dünden daha sinsi, çok zehirli bir operasyonun hayata geçirildiğine şahit oluyoruz.
Batı’nın iddia ettiği “Tarihin sonu” değilse de fani bir hayatın gelip bize dayatacağı büyük hesaplaşmaya hazırlanmamız gerekiyor. Sahte gerçekliklerin renkli balonları elimizde patlamadan, kaosu imkâna çevirmeliyiz. Adalet yolculuğunda gerekli malzemeye sahibiz. Ruhumuzu diriltmemiz şartıyla…
Mehmet Yavuz AY
ASDER ANKARA ŞUBESİ
31.12.2011

Kategoriler:ASDER, medeniyet Etiketler:

Libya ordusunu Türkiye eğitecek

Libya Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Abdülcelil: ”Libya ordusunun Türkiye’de eğitim alabilmesi için mutabakata vardık”

-”Seyfülislam Kaddafi, Libya’da başkent Trablus’ta yargılanacak”
Libya Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) Başkanı Mustafa Abdülcelil, ”Libya ordusunun Türkiye’de eğitim alabilmesi için mutabakata vardık” dedi.
Abdülcelil, Zilitan’daki temasları sırasında AA muhabirine, Türkiye’deki temasları ve Libya’da yaşanan geçiş dönemiyle ilgili yürütülen çalışmalar hakkında açıklamalarda bulundu.
Geçen hafta İstanbul’a gittiğini hatırlatan Abdülcelil, Muammer Kaddafi iktidarına karşı yaşanan çatışmalarda yaralanan ve tedavilerine Türkiye’de devam edilen, ”Özgürlük savaşçıları”nı ziyaret etme fırsatı da bulduğunu belirtti.
Yaralıların durumu hakkında bilgi aldığını ve kendileriyle görüştüğünü anlatan Abdülcelil, ayrıca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a da geçmiş olsun dileklerini ilettiğini ifade etti.
Erdoğan’ı, sağlıklı bir şekilde görmekten duyduğu memnuniyeti dile getiren Mustafa Abdülcelil, ”Başbakan Erdoğan ile bazı konularda görüşme fırsatı bulduk. Libya ordusunun Türkiye’de eğitim alabilmesi için mutabakata vardık. Bu arada düzenli orduya geçiş için de çalışmalarımız sürüyor. Savunma Bakanımız Usame El Cuvali başkanlığında yürütülen çalışmalar gelecek hafta kamuoyuna duyurulacak” diye konuştu.
-Seyfülislam Kaddafi’nin yargılanması
Mustafa Abdülcelil, Libya’nın öldürülen devrik lideri Muammer Kaddafi’nin, 19 Kasım’da ülkenin güneyinde yakalanan oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin yargılanma süreci ve Kaddafi döneminin askerlerinin serbest bırakılıp bırakılmayacağıyla ilgili soruları da cevaplandırdı.
UGK Başkanı Abdülcelil, ”Seyfülislam Kaddafi, Libya’da başkent Trablus’ta yargılanacak” dedi.
Hapishanede olan Kaddafi döneminin askerlerinin de serbest bırakılacağını yineleyen Abdülcelil, ”Fakat adam öldürme, tecavüz, hırsızlık gibi suçları işlemiş olanlar cezalarını çekecek” şeklinde konuştu.
Muammer Kaddafi iktidarına karşı başlatılan isyan sırasında kapatılan Tunus sınırındaki kapıların birkaç gün önce açıldığına işaret eden Abdülcelil, şu anda her şeyin kontrol altında olduğunu ve herhangi bir sorun yaşanmadığını söyledi.

Mustafa Abdülcelil, dileyenin Tunus sınırındaki hareketliliği gözlemleyebileceğini kaydetti.

HABERNAME

http://www.habername.com/haber-libya-ordusunu-turkiye-egitecek-68806.htm

Haklarımızı alıyoruz ama keşke üniformamızı da verselerdi

Onlar 28 Şubat’ta ordudan atılan askerler… 13 yıldır itibarlarının geri verilmesini bekliyorlar. Beklerken, evlerini geçindirmek için ustalık yapan da var simit satan da… Şimdi biraz buruk olsalar da haklarını alıyorlar, üniformalarına ise hala uzaktan bakıyorlar. 12 Mart ve 12 Eylülzedeler gibi…

Gülay Altan
gulay.barbaros@aksam.com.tr

Kürk siyasi tarihinin kara noktaları olan darbelerle yüzleşme dönemi yaşanıyor Türkiye’de. 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa Değişikliği Referandumu’nda kabul edilen bir maddeyle, YAŞ kararıyla TSK’dan atılan askeri personelin haklarının iade edilmesi mümkün kılındı. Bu karar önce sadece               28 Şubatzedeleri kapsasa da çeşitli dernekler etrafında örgütlenmiş ‘eski askerlerin’ çabasıyla 71 ve 80 darbelerinin mağduru olan askerleri de kapsamına aldı. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre, 1.518 subay ve astsubay bu yasayla kaybettiği yıllara olmasa da o yılların yasal haklarına kavuştu.
28 Şubat’ta YAŞ kararıyla TSK’dan uzaklaştırılan isimlerin arasında kamuoyunun çok yakından tanıdığı yazar Prof. İskender Pala da var. Emekliliğini hak etmesine 6 ay kala atılan Pala, önceki yıl yayınladığı ‘İki Darbe Arasında’ isimli kitabında askerlik sürecini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatmıştı. Bu kitap vesilesiyle röportaj yaptığım Pala’yı aradım yine, tahmin edersiniz ki bununla ilgili yazacaklarını yazdığını ve artık konuşmak istemediğini söyledi, tabii dönmeyeceğini de. O hesaplaşmasını, yazdığı kitapla kapatmıştı… Açık yüreklilikle ne yaşadığını anlatan ve bunun hesabını kalemiyle soran Pala kadar şanslı olmayan askerler de vardı.
ASDER’in yayınladığı ‘Ben Disiplinsiz Değilim’ isimli kitap             28 Şubatzede bazı subay ve astsubayların hikayelerinden oluşuyor. Okurken zaman zaman göz yaşartan satırlar… ‘Başını bir kere aç’ denilen ya da gönül istemese de boşanma davası açılan eşlerin, anne-babaya söylenemeyen ‘atıldım’ itirafının, çocukların okul başarısızlığı olarak dönen işsizlik bunalımlarının bir derlemesi. Yüreğiniz dayanırsa okursunuz. Sonuçta önce sadece            28 Şubatzedeleri ardından kamuoyu ve muhalefetin ısrarıyla 71 ve 80 darbesi mağdurlarını da kapsamına alan yasa bazı eksikleri olsa da bu insanların yaralarına merhem olacak gibi. Eksikleri var elbette…
Bir de askeri okullardan atılan öğrencilerin durumu var ki, o ayrı bir haberin konusu. Kendileri büyük bir platform çatısında birleşip haklarını aramaya çalışıyorlar ama bu yasa ne   12 Mart, ne 12 Eylül ne de 28 Şubat döneminde atılan askeri öğrencileri kapsamadı…

BALIK KARADA YAŞAR MI?

Kanunlar, kararnameler, teamüller bir kenara; meslek hanesinde ‘asker’ yazan biri, eğer siz onu işten atarsanız ne iş yapabilir? Orta öğretiminden itibaren sıkı bir disiplinle ‘asker’ olarak yetiştirilen bu insanlar, sivil hayatın içinde sudan çıkmış balığa dönmez mi? Kolay mı belli bir yaşa gelmiş birinin yeni bir meslek edinmesi, ailesini geçindirebilmesi; peki, ‘Peygamber ocağı’ tabir edilen TSK’dan atılmak toplum içinde insanın itibarını nasıl zedeler? 
Ersan Ergür, Elazığ Lisesi’ni bitirip, üniversite sınavının ilk basamağında taban puan 105 iken 147,6 gibi yüksek bir puan alarak Kara Harp Okulu’nu seçer. Ailesinin başka bir üniversiteyi kazanırsa oraya göndereceğini bildiğinden ikinci basamak sınavında kasti olarak soruları yapmaz. Askerlik mesleğini öylesine seviyordur ki mülakatlardan, sağlık muayenelerinden ya da Harbiye’de yapılacak sınavı kazanamayacağımdan endişe duymadan çıkar bu yola… Üniformasını giydiğinde başta asker olmasına pek sıcak bakmayan ailesinin de gözleri ışıldar, gururlanırlar. Geleceğini bu okula endeksleyen, askerlik mesleğini böylesine seven biri neden atılır peki? Kendisi durumu şöyle özetliyor: ‘Harbiye yıllarından beri namazımı kılarım. Hem de Harbiye’de bulunan camimizde kılardım. O yıllarda bazen bazı arkadaşlarımıza karşı ‘irtica’ adı altında baskılar olurdu ama ben yaşamadım. Teğmen çıktıktan sonra da aynı şekilde devam ettim. Yaklaşık beş yıl operasyon bölgelerinde görev yaptım. 1995 Nisan ayında evlendim ve o güne kadar başarılı, çalışkan bir subay olan ben, birden bire sakıncalı personel oluverdim’ Sonuçta 1998 yılı Aralık ayında üsteğmen rütbesindeyken YAŞ kararıyla ilişiği kesilir. 
Sivil hayat, kolay mıdır peki? Harp sanatını, savaşmayı öğrenmiş ve o şartlara göre yetiştirilmişsiniz. Balık karada yaşar mı? Ersan Ergür, ‘Şükürler olsun biz başardık. Sabırla zor da olsa süreci atlattık. Belki fire verdik, kimimizin kendinde, kimimizin ailesinde psikolojisi bozulanlar oldu.’ TSK’dan ayrıldıktan sonra Bursa’ya yerleşen ve orada halı fabrikasında bir iş bulan Ersan Ergür’ün ilk tecrübesi sadece 2,5 ay sürmüş. Tamamen farklı bir ortam, sivil hayat… Sonra kendi işini kurup Ersan Komutan, Ersan Usta olmuş… Ersan Ergür’ün şansı, askerlik mesleğini genç yaşta bırakmak zorunda kalması, sivil hayata adaptasyonu zor da olsa bu nedenle daha kolay olmuş… Eşi adaptasyon sürecindeki en büyük desteği. ‘Eğer o, bu huzursuzlukları sorun etseydi. Ekonomik problemleri dert etseydi ne kadar dayanabilirdim?’ diyor. Babasıysa bu süreçte üzüntüden kalp krizi geçirmiş.
Cebinizdeki kalemin bile nerede duracağını söyleyen askeri bir disiplinden sonra özel sektöre neden ayak uyduramadıkları açık değil mi? Bu durumu kendisi de şöyle anlatıyor: ‘Özel sektörde başarı ‘önce benim olsun sonra şirketimin ya da kurumumun’ denir. TSK’de ise terfi sistemi bellidir. Birlik başarılı olursa siz de başarılısınızdır. Kimse birisinin yeğeni diye birlik komutanı yapılmaz. Ancak özel sektör, başarıdan ziyade ahbap, gönül ilişkisi üzerine kurulu. Liyakat yok. Arkadaş ya da dost olmak makam doldurmaya yeterli.’ Asker olduğu günleri çabuk unutmak zorunda kalmış Ersan Ergür ama içinde bir yerlerde hep okulda kazandığı yetenek ve bilgileri saklamış… ‘Bir gün bu ülke subay olarak bana ihtiyaç duyduğunda göreve hazır olmam gerektiğini asla unutmadım. Özel sektörde çalışırken de askerliğin bana kazandırdığı misyonla başarılı olmaya gayret ettim.’

BURUK SEVİNÇ

Ersan Ergür, yapılan yasal düzenlemeyle haklarını almalarına buruk bir sevinç duyuyor. Bunun ilk ve en temel sebebi, Silahlı Kuvvetler’e dönmek, üniformayı giymek arzusu. ‘Hayaldi belki ama ben bu hayalle yaşardım. Dünyaya binlerce kez gelsem yine asker olurdum. Atıldığım gün de pişman olmadım, şimdi de…’ 
13 yıl bu özlemle geçtikten sonra geri dönüşün yolu açılınca iki seçenek sunulmuş kendisine; ya hemen yarbay rütbesinden ya da 3,5 yıl daha çalışarak kıdemli albay olarak emekli olmak. Şartları daha iyi olduğu için elbette ikinciyi tercih etmiş. Üniforması yok ama askeri kimliği var. 

KIŞLAYA BİR GÜN   OLSA DÖNSEYDİK

İbrahim Töre, Harp Okulu             1982 mezunu. Askerliği meslek olarak seçmesini ‘Askerliğe sadece bir meslek olarak bakamıyordum. Ailem de asker olmamı istedi. Sülalemde de hem subay hem birçok şehit vardı. Yani bizim için askerlik yüce bir meslekti…’ 1998’de binbaşı rütbesindeyken atılmış ve bu düşünceleri değişmiş mi; hayır! 
Dönüş yasasının bazı eksikleri olduğundan ve bazı bürokratik sorunlar nedeniyle ataması yapılsa da bazı arkadaşlarının göreve başlatılamadığından bahsediyor…
‘Tabii ki kışlaya bir gün de olsa dönmek isterdim. Hala da büyük bir iştiyakla böyle olmasını bekliyor ve bunun için de çalışıyorum. Biz makam ve rütbe peşinde değiliz. Ancak bu yanlışlar basit ve küçük hatalar değildir. Yanlıştan, hatadan dönmek, özür dilemek devleti küçültmez aksine büyütür’ diyor. Dönmek içinde ukde kalmış ama emekliliğini istemiş. Şimdi kendi devreleriyle özlük hakları açısında aynı seviyede yani Emekli Kıdemli Albay ancak TSK kimliğinde sanki iade-i itibar olmamış gibi ihraç edildiği rütbe yani binbaşı yazıyor.
Subaylar kendilerine tanınan dönüş hakkını avantajlı olduğu için tercih ediyor. Emekliliği seçenler genellikle astsubaylar. ASDER İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan emekliliğine        16 gün kala 1998 yılında YAŞ kararıyla atılmış. 20 yıl boyunca 18 takdirname alan ve görevinin son yıllarını terörle mücadelede geçiren Fidan, atıldığı için kırgın ama ‘Ordunun malını çalmadım, çaldırmadım. Namussuzluk yapmadım’ diyor. Ayrıldıktan bir ay sonra İstanbul’da bir ithalat firmasında satış ve pazarlama koordinatörü olarak çalışmış ve geri dönüşü ‘hiç’ özlememiş… ‘Yıllar sonra iade-i itibarımızın verilmesi haklı olduğumuzu gösteriyor’ diyor.

ÜÇLÜ KARARNAMEYLE ATILANLAR NE OLACAK?

12 Mart 1971 darbesinden sonra 450, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 573 subay-astsubay üçlü kararnameyle atıldı. Onların durumu maalesef belirsiz. ADAM Derneği de bu tür askerlerin haklarını aramak üzere kurulmuş ve ASDER ile koordine bir şekilde çalışıyorlar. Yasa mevcut haliyle üçlü kararnameyle ordudan ilişiği kesilen askerleri kapsam dışında bırakıyor. 12 Martzedeler genellikle ‘solcu’ ve 12 Eylülzedeler ise bir ‘sağdan’ bir ‘soldan’ hesabıyla ordudan atılanlar. 1983 yılında Şırnak’ta düşürüldüğü pusuda ağır yaralanan ve bunun üzerine düzenlenen ilk sınır ötesi harekatın gazisi Üsteğmen Ahmet Şener’in, 1984 yılında yargı kararı olmadan YAŞ kararıyla ilişiği kesildi. Kendisi adını ilk kez sorguda duyduğu ‘Üçüncü Yol’ örgütüne üye olmaktan atıldı. Yasanın ilk halinde başvurusu reddedilen Şener, daha sonra yapılan düzenlemeyle bu hafta itibarıyla haklarını alabildi.
ADAM yani Askeri Darbelerin Asker Mağdurları Platformu Moderatörü Mustafa Demirkanlı, kendisi de 12 Eylülzede. 1982’de teğmen rütbesindeyken TSK’dan uzaklaştırılmış. Üsteğmen Şener durumunda olan ve başvurusu önce reddedilen ama üç gün önce yeniden dosyaları incelenip iade şansı yakalayan 40 kişi olduğunu söylüyor. 12 Mart’ta kararnamelerle atılanlara ‘o dönem yargıya başvurma hakkınız vardı, o nedenle şimdi haklarınızı vermiyoruz’ denmesinin yanlış olduğunu söylüyor. 12 Eylül döneminde askeri okullardan atılan öğrencilerin durumunun çok daha vahim olduğuna dikkat çekiyor Demirkanlı: ‘Mezuniyetlerine günler kala atıldılar. Dağılan ailelerin sayısını bugüne kadar tespit edemedik, içlerinde bugün de çok zor koşullarda; boyacılık, simitçilik, çaycılık yaparak yaşamını sürdürenler var, 30 yıldır kopan aile ilişkilerini yeniden kuramayan; annesinin, babasının cenazesine bile gidememiş arkadaşlar var.’

ASDER* İdari Genel Sekreteri Reşat Fidan’la yasanın kapsama alanını konuştuk
– Yasa kapsamı dışında kimler kalıyor; onların durumlarıyla ilgili bir çalışma yapılıyor mu?
Derneğimiz ilgili yasa çıkmadan önce hazırlamış olduğu yasa teklifinde ‘herhangi bir mahkeme kararı olmadan idari işlemlerle ilişiği kesilen bütün TSK personelini kapsaması’ şeklinde teklifte bulunmuş. Yoğun gayret gösterilmesine rağmen, somut olarak sayı ve durumları belli olmadığından ve yargıya açık olduğu için, üçlü kararname ve bakan onayıyla ilişiği kesilen ve emekliliğe zorlanan subay, astsubay ve uzmanlarla, okullarından idari kararlarla çıkarılan askeri öğrencileri kapsamıyor. Yargıya açık işlemlerle yapılan re’sen emeklilikten doğan mağduriyetlerin giderilmesi için derneğimiz bir çalışma başlattı. 
– Yasadan faydalanan kaç kişi var? Ne tür haklarına kavuştular?
1.518 kişinin başvurusu kabul edildi, 629 kişi araştırmacı kadrosunda görev yapmak üzere ilgili bakanlıklara atandı. 250 kişinin başvurusu da reddedildi. Kabul edilenler  ilişiklerin kesildiği tarihten yasanın çıktığı tarihe kadar TSK’da çalışmış gibi kabul edildiğinden bu tarihler arasındaki sürelere ait ödenmemiş sosyal güvenlik primleri yatırılacak. Emekli olmak isteyenlerse ikramiyeleri ödenip emsallerinin derece ve kademesinden emekli olabilecekler. Çalışmak isteyenler emsallerinin derece ve kademesi üzerinden araştırmacı kadrosuyla kamu kurum ve kuruluşlarına atandı. Emekli kimlik kartları ayrıldıkları tarihteki rütbelerini gösterir şekilde verildi, ayrıca emsalleri gibi silah ve silah taşıma ruhsatıyla yeşil pasaport aldılar.
– Çalıştıkları yeni işyerlerine adapte olmaları kolay mı, ne tür işlerde istihdam ediliyorlar?
Genelde CV’leri dikkate alınarak yapabilecekleri görevlere veriliyorlar. Ancak Tapu Sicil Müdürlükleri, Adalet Bakanlığı’na bağlı başsavcılıklarda, alanlarına uygun iş olmadığından sıkıntıyla karşılaşanlar oldu, bu sorunun çözümü için üst makamlarla yazışmalar devam ediyor…
 

ÜÇ YOLDAŞLA BİR YEMEK

Zaman daha nelere gebe; bakalım, yaşadıkça göreceğiz.Devre arkadaşım Hüseyin hakkında daha önceki yazımda duygularımı paylaşmıştım.Şimdi de, bu sefer ismini vermeyeceğim üç yoldaş devremle, birlikte yediğimiz bir akşam yemeğini konu edeceğim.Evet, üç yoldaş ve bir dinci!Kader bizi bir araya getirdi diyebilir miyiz?Evet, aynen öyle!Dört sene boyunca aynı sınıfları, sıraları, yemekhaneyi, yatakhaneyi, paylaştığımız ve fakat birbirimize bir selam dahi vermediğimiz, adeta nefretle donandığımız devre arkadaşlarımızla bu gün aynı masada, aynı sofrayı paylaşmak ve aynı dert ile dertlenebilmek. Güzel yurdum tam otuz yıl bekledi bu mutlu tablo için.Aynı darbeyi farklı versiyonlarda, farklı zamanlarda yemiştik.Hepimiz darbe mağduruyduk.12 Eylül 1980 darbesi onları teğmen rütbesinde yakalamıştı. Sorgu, sual, dayak ve işkence…Yasa dışı görüşleri benimsediği kanaatine varıldığından; hiçbir delil olmadığı halde, yargılanmadan kapı dışarı edilmişlerdi.Onların suçu o zaman, sosyalist düşünce yapısında olmaları imiş…Ben ise inancım nedeniyle hep horlandım. Sicilime “dini kitap okumaya meyillidir” diye notlar düşüldü. Ağzımla kuş tutsam belli puanın üzerine çıkamayacağım sicil notlarında kaldım. Hele bir de başörtülü hanımla evlendim ki; bu katmerli suç oldu!Sürekli üzerime düştü düşüverecek giyotinle görev yaptım.Nihayet 28 Şubat süreci bizi binbaşı rütbesinde yakaladı. Onlar ipimi çekmeden ben bitirdim işimi. En verimli rütbe ve tecrübeye sahipken sevdiğim mesleğime veda etmek zorunda kaldım.Ama binlerce meslektaşım sorgusuz sualsiz, adeta darağaçlarında sallandırılmıştı. Bu sefer adı post modern olan darbe, şimdi inanç kıyımı yapıyordu.Çok şükür ki; cinnet çok uzun sürmedi. Halkın şamarı Osmanlı sillesi gibi indi vesayetçilerin tümüne. Aklıselim hâkim oldu; referandum ve seçimlerde… Süreç ve Cumhuriyet tarihinde yaşanan bir ilk; cuntacılara gelen darbe hepimizin gözleri önünde yaşandı. Onların itibarsız kıldıklarının itibarları halkın tercihi ve iktidarıyla iade edildi.Devrelerimden biri Amerika’dan gelmişti. Diğeri İngiltere’den. Kapı dışına itilince; ekmek derdine oralara kadar gitmişlerdi. İşlemlerini yapmak için yurda dönünce biz de Kadıköy’de buluştuk. Ne kadar keyif aldık, o birlikteliğimizden…Gördük ki; yurdum yelken açmış güzel günlere, bahar mevsiminin insanın ruhunu coşturan iklimine… Bizler; önce insan olduğumuzu ve birbirimizi olduğumuz gibi kabullenebilmeyi idrak ettik. İnançlarımıza, duygu ve düşüncelerimize hürmet göstermesek bile en azından tahammül edebilmenin ne kadar elzem olduğunu müşahede ettik. Yaratılıştan gelen temel haklarımızın hiç kimse ve hiçbir otorite tarafından zorla elimizden alınamayacağını tespit ettik. Ayrıca gökkuşağının tek renkten meydana gelmediğini de hatırladık.Evet, yoldaşlar yine kendi yollarında yürüyecekler, biz de dinimizin gereğini yapma gayreti içinde olacağız. Ama bir konuda kol kola, omuz omuza, birlikte mücadele edeceğiz ki, o da; zulmün yeryüzünden kalkması, insanlık onurunun korunması, vesayet zihniyetinin ve cuntacı anlayışın ebediyen yurdumuzu terk etmesidir.             

22 Ekim 2011                                                                           

Gürcan ONAT

 gurcanonat@mynet.com

Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:,

İNANÇ VE İNSANLIK HAKLARI

1988 yılındayız, teğmen iken askeri lise öğrencileriyle yaz eğitimi kampına gittik. Günün belli saatlerinde deniz eğitimi yani yüzme eğitimi de var. Çok sevdiğim ve saygı duyduğum (ismini yazmıyorum o tarihte yzb. idi, şu anda kd.alb olarak iade-i itibara mazhar oldu) bir büyüğüm vardı, ben öğrenci takım komutanıydım o öğrenci bölük komutanı… (tabirleri yanlış hatırlayabilirim)
 O çağlarımızda gençlik idealizmiyle gözümüz kara ve kimseyi tınlamıyoruz. Tüm okul şort ve atletsiz olarak denize girmek zorunda ve özellikle sınıf subayları ve bizim gibi öğretmen subaylar da denize girecek ve öğrencilerin kaza geçirmemesi için tedbir alacak. Fakat biz eşofmanımızı üzerimizden çıkarmıyoruz ve denize girmiyoruz.  Sebep “diz kapağı ve göbek aramızın aynen hanımlar gibi mahrem olması” ama biz böyle söylemiyoruz sadece girmiyoruz diyoruz. Uyanık komutanlar bizim deniz protestomuzun “mahremiyet” ile ilgili bir konu olduğunu hemen anladılar ve açıkça bu inattan vazgeçmemizi, herkesin Müslüman olduğunu, görev için yapılması durumunda haram olmayacağı NASİHATINI verdiler ama nafile, biz Nuh diyoruz peygamber demiyoruz.
 İkazlar, yazılı ikazlar, ihtar, ceza meza hiç bir kuvvet üzerimizden eşofmanımızı çıkarttıramadı.  İş günahı da geçti inada bindi. İyi inatlaştık ve dediğimizi yaptık. Tabur komutanı okul komutanı gelir de bizi eşofmanlı görür diye bize denize gitmek yasağı getirerek yerine daha ağır bir görev verdi. Öğrencilerin yapması gereken bir görevi ben bir tğm ve büyüğüm bir yzb olarak yapmaya başladık. Ne kadar mutlu olmuştuk ve gururumuzu kırmak için verdikleri görevi de neşeyle yapmıştık.
 Sözü fazla uzatmak istemiyorum… o yıl iki yıllık öğretmen teğmen olmama rağmen kıtaya sürgün gönderildim, yüzbaşı büyüğüm de başka bir kıtaya sürgün gönderildi. Sürgün nedeni sadece eşofman krizi değildi… o dönemde de yine eşimiz için başörtülü kimlik ve sağlık karnesi sorunu vardı, o nedenler de birleşti. Sekiz yıl sınıfımız görevi haricinde kıtalarda görev yaptık ve sonra YAŞ kararıyla teskeremizi 28 şubat döneminde aldık.
 Değerli kardeşlerimin ve değerli büyüklerimin eşlerinin dilediği başörtüsü modeliyle fotoğraf vermek hakkına sahip olmasını sonuna kadar destekliyorum. Erkeklerin de sünnete uygun sakallı, modern top sakallı, yarım sakallı vs. nasıl istiyorsa o fotoğrafla emekli kimlik kartı almasını da destekliyorum. Bunlar en başta DİN VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ kapsamında en doğal hakkımız olup sonra EVRENSEL İNSAN HAKLARI kapsamında da herkesin en doğal insanlık hakkıdır.
 Diledikleri kılık ve kıyafetle kimlik kartı alamayanların mahkemelere ve hatta Avrupa insan hakları mahkemesine kadar başvurarak bu tür çağ dışı yasakları bertaraf etmeleri için elimden geleni ve dualarımı esirgemeyeceğim.
 Bizim eşofman direnişimiz o dönem için belki de sadece İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ içindi şimdi ise TEMEL İNSAN HAKKI olarak kabul ediyorum.
 Kimseye eşiniz düzenin istediği gibi başörtüsü bağlasın şeklinde bir telkinim ve ısrarım yoktur… sadece erkeklerin de hanımlar kadar Allah’ın emirlerine aynen muhatap olduğunu en başta kendi nefsime hatırlatmak istedim.
 Selam ve saygılarımla
 KGökdoğan
(E)Öğ.Yzb.
1986-Türk Ve İslam Felsefesi Mezunu
Felsefe Grubu Askeri Öğretmen

Kategoriler:ADALET, ASDER, hukuk Etiketler:,

Bu cinayet örgütüne karşı artık siz de direniş ortaya koyun

Başbakan Erdoğan, sivilleri hedef alan PKK’ya karşı Kürt vatandaşları direnişe çağırdı.
“Müslüman Kürt kökenli kardeşlerime sesleniyorum. Mabetlerinizi roketatarlarla bombalayanlara karşı artık direniş ortaya koyacaksınız.” diyen Erdoğan, “Bu cinayet örgütü ne istiyor, kim adına taşeronluk yapıyor?” diye sordu. Başbakan, ‘Sert konuşuyor’ eleştirilerine ise şöyle cevap verdi: “Ciğerim yanıyor ciğerim. Bu ifadeler, yapılanları anlatmaya yeterli bile değil.”Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin genel merkezinde düzenlenen genişletilmiş il başkanları toplantısında gündeme ilişkin önemli mesajlar verdi. Sözlerinin başında tüm felaket senaryolarına rağmen Türkiye’nin demokrasi yolunda doğru menzile ilerlediğini kaydetti. “Yüzde 50 oy aldık ama yüzde 100’ün emanetinin üzerimizde olduğunu unutmayacağız.” sözünü tekrarlayan Erdoğan, konuşmasında özetle şunları söyledi:

PKK, kimin adına taşeronluk yapıyor?: Türkiye bütün bölgeleriyle kalkınırken, milletimizin ekmeği büyürken ihanet odakları da boş durmuyor. Geçtiğimiz günlerde eli kanlı terör örgütünün saldırıları bir kez daha yüreklerimizi yaktı. Türkiye’ye musallat edilen bu cinayet örgütünün kime, ne zaman ve nasıl saldırdığını çok iyi görmek gerekiyor. Hayata, masumiyete kasteden bu cinayet örgütü ne istiyor, kim adına neyin karşılığında taşeronluk yapıyor? 74 milyona sesleniyorum: Bunlar düğün evini cenaze evine çeviriyor. Siirt’te birlikte bir mutluluğu paylaşmaya giden masum genç kızlara alçakça pusu kuran bu terör örgütü neyin mücadelesini veriyor?

Özür diliyorlarmış, kimi aldatıyorsunuz ya?: 4 kızımıza, arkadaşlarına sıkılan kurşun sayısı 200’ü buluyor. Şu hale bak… Bu cinayetleri tasarlayanlar kan dökerek hangi emellerine ulaşmış oluyorlar? Ondan sonra bakıyorsunuz laubali bir şekilde özür beyanları, bilmem neler. Yok bilmem yanlış olduydu, yok bilmem şurayı tarıyorduk. Kimi aldatıyorsunuz yahu, kimi kandırıyorsunuz? Bunlarda samimiyet yok, bunlarda dürüstlük yok. Bunlar bu ülkede cinayet şebekesi olarak rant elde ediyorlar. Sadece onlar rant elde etmiyor. Onların uzantısı olanlar da rant elde etmeye devam ediyorlar. Burada siyasî uzantılarını da kastediyorum.

Ne sert konuşması, ciğerim yanıyor: ‘Sayın Başbakan sert konuşuyorsun’ diyorlar. Ciğerim yanıyor ciğerim… Neyin sertini konuşuyoruz? Bu ifadeler, bunların yaptıklarının karşılığını anlatmaya yeterli değil. İşte Ankara Kumrular Sokak’ta evine helal bir lokma götürmek için alın teri döken bir ayakkabı boyacısı orada bomba ile öldürülüyor. Bu şebeke hangi insani değerlerle ifade edilebilir, soruyorum.

Bunun kültürel haklarla ne ilgisi var?: Evvelsi gün Batman’da araç taranıyor ve baba yaralanıyor. Hamile kadın Mizgin Hanım ve 4 yaşındaki kızı Sultan şehit oluyor. Bu örgütün bir insani değere inandığını hangi vicdan sahibî söyleyebilir? Bunun kültürel haklar mücadelesi ile ne alakası var ya? Sizin kültürünüz, acımasızca bu insanları öldürme yetkisini size nasıl veriyor? Böyle bir kültür olamaz.

Mabetlerinizi bombalayanlara nasıl destek veriyorsunuz?: Sabah namazına hazırlanan bir imama, insanları ebedi kurtuluşa çağıran bir din alimine kurşun sıkan bir örgüt bütün mukaddes değerleri çiğneyerek nereye varmak istiyor? Mabetlerimize varıncaya kadar roketatarlarla bombalayan bir örgüt nereye varmak istiyor? Benim Müslüman Kürt kökenli kardeşlerime sesleniyorum. Mabetlerinizi roketatarlarla bombalayan, bu örgüte nasıl destek veriyorsunuz? Bunlara karşı sizler de artık bir direniş ortaya koyacaksınız. Bu sadece bizim görevimiz değil. Bunu devlet millet el ele yapmak durumundayız. Bunu beraber yapıp bunları yalnızlığa mahkûm etmek durumundayız.

Bunlara oy verenler, bunun tarihe hesabını nasıl verecekler?: Bunlara gönül verenler, bunları destekleyenler, bunlara oylarını verenler bunun tarihe hesabını nasıl verecekler? Burada kalkıp da Kürt kökenli vatandaşlarımın istismarını yapmanın hiçbir icabı yok. Terör örgütünden kaçmak isteyen, belki de kendine bir gelecek kurmak isteyen 5 kadın militanı ki biri 17 yaşında henüz, işkence ile dağ başında bir mağarada kurşuna diziyorlar ve bir yıl sonra da ölen kadınların ailelerine kızlarınız ‘gaz zehirlenmesinden öldü’ diyorlar. Buyurun tablo bu! Bu nasıl bir alçalıştır?

Kandan beslenen bu cinayet şebekesi milletin yakasından düşecek: Aldığımız oyun yüzde 90’ını PKK’yı destekleyenlerden alıyorum diyen bir siyasetçi bu ülkede oy alabiliyor. Çünkü aralarına hiçbir zaman bir perde koyamıyorlar. Bütün vatandaşlarım emin olsunlar ki Türkiye bu musibeti bertaraf edecektir. Türkiye eski karanlık günlere dönmeden demokrasi hukuk ve meşruiyet zemininden geriye doğru tek bir adım atmadan kandan beslenen bu cinayet şebekesini bu milletin yakasından düşürecektir.

Yeni anayasa Meclis Başkanı’nın riyasetinde yapılacak

Yeni anayasa çalışmalarında hiçbir önyargımız yok. Meclis Başkanı’mızın riyasetinde çalışmalar yapılacak. Milletin anayasası olması gerekir. Söyleyecek sözü olan kim varsa katkı sağlayacak. Her partinin kendi mutfağında yapacağı hazırlıklar var; bizler de yapıyoruz diğer partiler de yapıyor. Bizim şu kadar, sizin şu kadar vekiliniz var demiyoruz. Her siyasî parti eşit temsilciyle katılsın. Sonuçta kararı Parlamento verecek. Ön çalışma Meclis Başkanı’mızın riyasetinde yürütülüyor.

Buzlu camların arkasından Gazze görünmez

Neredeyse ‘Başbakan yurtdışında da siyaset yapıyor’ diyecekler. Ben Türkiye’nin Başbakanı’ysam dünyanın her ülkesinin ulaşabildiğim her sokağında Türkiye’nin saygınlığını artırmaya devam edeceğim. Sizin köhne mantığınızla küçümseme gayretinde olduğunuz Arap sokağı bugünün dünya siyasetinin döndüğü yerdir. Çalışma odanızın penceresinden bakarak dünyayı göremezsiniz. O buzlu camların ardından elbette Gazze, Somali, Brüksel görünmez. Irak, Suriye görünmez.

Rum tarafı sondaj adı altında sabotaj yapıyor

Kıbrıs müzakerelerinde KKTC adeta cezalandırıldı. Rum tarafı sürekli masadan kaçıyor. Sondaj adı altında sabotaj yapıyor. Buna rağmen görevi barışı korumak olan kurumlardan ses çıkmıyor. Bugün onlarca mesele kilitlenmiş durumda. Bugüne kadar gelen iktidarlar tribünden maç izledi, ama artık tribünden maç seyretmiyoruz. İşte onun için Piri Reis şu anda Güney Kıbrıs’ta sondaj çalışmasına başladı. Bu, varlığımızın onurunu ortaya koymaktır. Bölgedeki garantör ülke olmamızın gereğini ortaya koyuyoruz.

ERDAL ŞEN   –   29.09.2011-ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1184888&title=bu-cinayet-orgutune-karsi-artik-siz-de-direnis-ortaya-koyun&haberSayfa=0