Arşiv

Posts Tagged ‘kanun’

TSK DİSİPLİN KANUNU HAKKINDA

69_bMilli Savunma Bakanlığı’nca hazırlanan ve 19.12.2012 tarih ve B.02.0.KKG.0.10.101-561/ 5376 sayı Başbakan’ın onayı ile Meclis Başkanlığına sunulan “Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu Tasarısı” emekli bir asker ve araştırmacı-yazar olarak elbette son derece ilgimizi çekiyor. Yaşamış olduğumuz tecrübelerin ve araştırmalarımızın ışığında değerlendirmelerimiz olacaktır.
Askerlik disiplin ve mutlak itaat demektir. Ancak disiplini sağlamak için yapılan eğitimlerle cezalandırma ve ödüllendirme hususları aynı kavramlar olamaz. Aynı şekilde ele alınamaz. Ceza ehliyeti hakimlerde olmazsa objektiflikten uzak ve önyargılarla dolu olması kaçınılmazdır. YAŞ kararlarının yargıya kapalı olduğu dönemlerde yapılan uygulamaların benzerlerinin yaşanmaması için yeni çıkartılacak olan kanunun dikkatle incelemesi gerekmektedir.
Bu hali ile kabul edilmesi halinde;
Bu kanun genç kuşaklarla amirlerin arasının açılmasına sebep olacaktır.
Askeri yargıyı bypass ederek, bütün askeri kabahat ve cürümlerin amirler vasıtasıyla cezalandırılması yolunu açarak, astın hukukunun korunmasının yollarını kaldıracaktır.
Yargı birliğini sağlayacak bir anayasanın kabulü halinde, sivilleşen yargıya ihtiyaç duymadan kendi disiplin kanunu ile disiplin tesis etme çabası içine giren bir anlayışın Silahlı Kuvvetlere hakim olmasına sebep olacaktır.
Silahlı Kuvvetlerde, ideolojik tasfiyenin mekanizması olarak kullanılacaktır.
Silahlı Kuvvetlerde liyakate göre değil, ideolojiye göre yükselenlerin hakim olduğu, dolayısıyla fikri ve ilmi yetenek olarak, dünyadaki emsalleri ile yarışamayacak bir komuta yapısına sebep olacaktır.
Suçsuz insanlar, yetkileri arttırılmış kasıtlı amirler tarafından hak etmedikleri şekilde cezalandırılarak disiplin sağlanamaz. Astının hukukuna riayet etmeyen amir de, kurullar da, komutanlar da, yargı da, yürütme de, yasama da, ortaya çıkacak disiplinsizlik ve durumlardan sorumlu olacaktır. Bir taraftan geçmiş darbeler araştırılırken ve darbelere dayanak olan mevzuatın ıslahına çalışılırken, diğer taraftan gelecek darbelerin kadrolarının oluşturulmasına dayanak olacak yasal düzenlemelere onay verilmemelidir.
Savaş zamanlarında amirler olağan üstü yetkilere sahip olurlar. Lakin barış zamanlarında savaş zamanına benzer metotlar kullanılması askeri disiplini sağlamaz, bilakis iç disiplini zedeler ve askerin içinde husumet ve hesaplaşmalar doğurur. Yukarıda maddeler halinde saydığımız gibi gayrimeşru kadrolaşmaların önünü açar.
Bu kanun tasarısının en önemli maddesi “Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Disiplin Kanun Tasarısı’na göre, silahlı kuvvetlerden ayırma cezası yüksek disiplin kurulu tarafından verilebilecek. Kuvvet Komutanlıkları ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda teşkil edilecek yüksek disiplin kurulları; kurmay başkanın başkanlığında personel, istihbarat ve harekat başkanları, personel ve tayin dairesi başkanları, adli müşavir veya hukuk müşaviri, kıdem, sicil ve personel yönetimi ile ilgili şube müdüründen oluşacak.” başlığı altında toplanan maddedir.
Hazırlanan bu kanunda esas hedef YAŞ kararlarının yargıya açılması ile oluşturulmaya çalışılan hukuki zeminin baypas edilerek tekrar eski sisteme dönülmek istenmesidir. Diğer maddeler bu maddenin tabanını dolduran dolgu malzemelerinden başka bir şey değildir. Esas amaç yargıyı baypas edip cuntalaşmanın ve keyfi ihraçların önünün açılmak istenmesidir.
Disiplin Kurullarında hiç hakim sınıfından bahsedilmemektedir. Yani sınıf subaylarından ve bir astsubaydan teşkil olunacak. Emir komuta zinciri içinde yer alan bir disiplin kurulu ne kadar önyargıdan uzak olacak, ne kadar adil olacak.
Halbuki emir komuta zincirinden arındırılmış, yargı bağımsızlığı sağlanmış hakim sınıfından oluşturulacak disiplin mahkemeleri daha adil kararlar verebilecektir.
Yargısız infazların önüne geçelim derken yargısız infazların yolunu bu kanun tasarısı ile kanuni gerekçeleri haiz, adaletten uzak bir uygulamaya bırakmış olacaktır.
Amirlerin sürekli yazılı veya sözlü ikazları altında “mobbing’e” imkan sağlayacak bir uygulama kanunlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Sıralı sicil amirlerinin 28 Şubat sürecinde nasıl icraatlar yaptığını, ve emri altındakileri aslı astarı olmayan hangi suçlamalarla ihraçlarına zemin hazırladıklarını bizzat gördük ve yaşadık.
YAŞ kararlarının yargıya açılmasından sonra yargıdan kaçırılmaya çalışılan bir uygulama kanuni dayanak haline getirilip yeni masumların korkulu rüyası olacak ve TSK’yı sorunlar yumağı haline getirecektir.
Adil yargı, yargıyı bilen hukukçuların işi olmalı ve İnsan Hakları Evrensen Beyannamesine aykırı bir yapılaşma ile personeline sürekli suçlu muamelesi yapacak bir yapılanmaya fırsat verecek düzenleme yapılmasına izin verilmemelidir.
Darbeleri soruşturma komisyonu raporlarına bakıldığında yargıya intikal ettirilmeyen, el altından mobbing yolu ile personelin yıldırıldığı ve disiplinsizlik gibi gösterilerek personelin haksız yollardan ihraç edildiği ve mağdur edildiği yaşanan pek çok vakalarla ortadadır.
Darbelere zemin hazırlayan cuntacı kadrolaşmaların zeminin hukuka aykırı yapılan işlemlerde gizlidir.
Bunun sebep ve sonuçları anlaşılmadan TSK Disiplin Kanununun yargıyı baypas ederek yeni bir kanunla çıkartılması problemleri çözmeyecek, disiplini sağlamayacak, aksine gizli cuntacı yapılanmaların, kanunsuz ihraçların odak noktası haline gelecektir.
TSK Disiplin Kanununun bu hususlar ele alınarak tekrar gözden geçirilmesinin, ve askeri hiyerarşiden arındırılmış, yargı bağımsızlığı sağlanmış hakimler tarafından oluşturulacak mahkemelere devredilmesi gerektiği hususunun göz önüne alınmasını dilerim.
Adalette sınıfta kalmayalım.

Ahmet TÜRKAN – HABERNAME

DARBE MAĞDURLARININ SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI-3

Aldığımız cevaplara istinaden çözüm yollarını uzmanlarına sorduk. Görüşlerine başvurduğumuz ilk kişi Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi. Sayın Tanrıverdi ASDER Onursal Başkanı, aynı zamanda. 6191 sayılı yasanın hazırlanma sürecinde çok emeği geçti.

• Sayın Tanrıverdi’ye ilk sorumuz geçmişi asker olan, askerlik kimliği ile fakat sivil kurumlara atanan arkadaşların sıkıntıları nasıl giderilebilir. Atamalar isabetli yapılabildimi?
Adnan Tanrıverdi:
Arkadaşlarımızın yazışmalarından ve ASDER ile iletişimlerinden, atamaların yer ve kurum olarak, arkadaşlarımızın isteklerine uygun olarak yapıldığı kanaati hasıl oldu.
Zannederim tamamına yakını Bakanlıkların taşra teşkilatında görevlendirildi.
Aslında biz, arkadaşlarımızın Bakanlıkların Merkez teşkilatlarında görevlendirilerek, o şikayet ettiğimiz menfi kadrolaşmayı kıracak bir cevher olmalarını tavsiye ediyor ve umuyorduk. Bu konuyu, yani Kamudaki menfi kadrolaşmanın değiştirilmesi için altın bir fırsatın doğduğunu, nitelikleri ve sahip oldukları değerler re’sen emeklilik kantarında tartılarak kanıtlanmış bir grubun, bu gün Kamuda görev beklediğini, bu arkadaşların Bakanlıkların en üst kademelerindeki makamların danışmanlıklarına ve özel ihtisaslarına göre kritik görevlere getirilmesi suretiyle değerlendirilmesini, İktidarın önemli Bakanı ile paylaşmıştım. Bakanımızın heyecanlandığını ve bu şekilde görevlendirilebilecek arkadaşların ihtisasları ile birlikte isim listelerinin kendilerine verilmesini talep etmişti.
Henüz, Bakanlık kabul-red kararlarını açıklamadan bu girişim olmuştu. Bu durumu, ASDER vasıtasıyla arkadaşlara duyurduk. Müteaddit toplantılarda, davamızın sadece ferdi haklarımızın alınması davası olmadığını, kaderin daha büyük sorumluluklar yüklediğini, verilen ferdi hakların ulvî amaçlarla devreye sokulmasını katılan arkadaşlarımızla paylaşmıştık. Fakat, talebimiz, düşüncemiz yankı bulmadı. İlgili Bakana bir liste veremedik.
ASDER, başından beri, girişimlerini sadece mağduriyetlerin giderilmesine teksif etseydi, zannederim bu günkü sonucu alması için daha uzunca bir zaman beklemesi gerekirdi. ASDER’in etrafındaki bir avuç insanla, Ülkemizin bu gün ulaştığı ileri demokrasi standardı yakalamasında katkısı büyüktür. Büyük davanın yanında da mağduriyetler gündeme gelebilmiştir. Başından beri Siyasî İradenin Devlet kurumlarına hakim olmasını savunmuştuk. Bu konuda riskler alarak girişimlerde bulunduk. Çoğu sivil kesim önderlerinin düşünmeye bile cesaret edemedikleri meseleleri ASDER mensupları yüksek sesle haykırmıştır. Bunlar, ferdi haklar değildi. Toplumun haklarıydı. Müslümanların hakları idi. ASDER toplumda bu girişimleri ile yer buldu.
Dolayısıyla yeni görev istemede rahatlıktan ziyade fedakarlıklar konuşturulmalı idi. Bu işin bir cephesi. Bunu değerlendirebilseydik, zannederim bu günkü sızlanmaların çoğu olmayacaktı. Maalesef bu çok önemli fırsatı kaçırdık. Hayal kırıklığına uğramadım dersem doğru söylemiş olmam. Belki fazlaca idealist düşünüyorum..!
Meselenin diğer bir boyutu:
Kışladan bir subay veya astsubayı bu gün alıp bizim arkadaşlarımızın görevlerine atasak ve bir kısım arkadaşların sızlandıkları durumla karşılaşsalar, ortalığı birbirine katarlardı. Askerin sivile bakış açısından dolayı.
Ama bizim arkadaşlarımız, uzun bir intibak devresi geçirdiler, sivil hayatın olabilecek en kötü olumsuzlukları da geçerek olgunlaştılar, piştiler nefislerini yendiler ve atandıkları görevlerde kimliği değil de hizmeti öne çıkararak görev yapmak istediler. Bunun için, çoğu uygun ortamı da bulabildiği için, atandıkları kurumlardan memnuniyetini belirtiyorlar. Ama bir kısım arkadaşlarımız maalesef o kadar şanslı olamadılar, farklı karşılandılar ve sıkıntılı durumlarla birlikte hak kayıpları da yaşadılar.
• Kurumlarda sıkıntı yaşayan arkadaşlarımıza düşen görevler varmıdır. Bu sorunların üstesinden nasıl gelmeliler?
habername-roportaj-duzenleme.jpg

Adnan Tanrıverdi:
İnanıyorum ki, atandıkları birimlerde, uygun buldukları bir faaliyet alanında ihtisaslaşırlarsa, kısa bir zaman sonra o birimin aranan kişisi olabilirler.
Tabii ki, her sıkıntıyı tepeden verilecek talimatlarla gidermemiz mümkün olamaz. İdarenin işleyiş tarzına terstir. Sıkıntılar arkadaşlarımız tarafından meşru ve hukuki zeminlerde yapılacak girişimlerle aşılmaya çalışılmalıdır. “Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur” demişler. Arkadaşlarımızın sabır, metanet, gayret, uyumluluk ve liderlik nitelikleri ile temayüz etmelerini, kimliği değil de hizmeti ve fedakarlığı öne çıkarmalarını temenni ederim.
• Aslında uzun süredir sivil görevlerde bulunan, sivil hayatın içinde olan bu arkadaşlar neden sorun yaşıyorlar? Göreve başlayanlara ne tavsiye edersiniz?
Adnan Tanrıverdi:
Zannederim sorun yaşayanların çoğunda, atandıkları birimlerin ilgisiz ve ilkesizliği rol oynamıştır. Taşra teşkilatlarındaki kadrolar merkeze nazaran daha az yeteneklidir. Merkez teşkilatında görev alınabilseydi, daha ehil kişilerle birlikte olunacaktı. Yer değiştirme sorunu yaşanacaktı, ama yerleştikten sonra kendini tatmin ve verimlilik konusunda daha etkin olunacaktı.
Ayrıca arkadaşlarımdan, atandıkları kurumlarını daha iyi tanıma, daha verimli ve uyumlu olma konusunda gayret göstermelerini tavsiye ederim.
Atamaları gecikerek maddi sıkıntı içinde olan arkadaşlarımız olduğu anlaşılıyor. Aslında ASDER’in “Sosyal Dayanışma Fonu” bulunmaktadır. Bu fon bağışlarla etkinlik kazanmaktadır. Bu fon canlı tutulabilseydi, hiç bir arkadaşımız maddi sıkıntı çekmeyebilirdi. Üzerine yoğunlaşarak gayret ettiğimiz dönemlerde, hamiyetli arkadaşlarımız sayesinde, öğrenci bursları vererek veya ilk ayrılışlarında sıkıntıyı atlatacak miktarlarda veya iflas durumunda olanları rahatlatacak miktarlarda nakdi yardımlar yapılmıştır. Tabii bu imkan, hep hak isteyerek değil, eldekini paylaşarak mümkün oluyor. Bir zaman etrafımızda iki elin parmakları sayısında arkadaş kalmıştı. Ceplerinde ne varsa ortaya koydular. Dava yeniden canlandı. O günler ASDER için de çok zor günlerdi. Bu günlere, o zaman ki fedakar arkadaşlarımızın hamiyetleri ile ulaştık. Onlardan Allah razı olsun.
6191 Sayılı Kanunun çıkması aşamasında, düzeltilmesini talep ettiğimiz noksanlıklar giderilmiştir. Konjonktür müsaade etmediği için bir kısmının da ilk kanunla giderilmesi, bütün gayretlerimize rağmen mümkün olamamıştır. Bir kısmına arkadaşlarımızın da değindiği noksanlıkların giderilmesi için, 6191 Sayılı Kanun Resmi Gazetede yayınlandıktan hemen sonra, faaliyete geçilmiştir. 6191 sayılı Kanunun uygulama sonuçları belli olduğu bu günlerde de, düzeltici yeni yasa taslağı hazırlanmış ve son şekli almak üzeredir. Yıl sonuna kadar ilgili birimler ile paylaşılacaktır. İlgili birimlere ulaştırıldıktan sonra da hem arkadaşlarımızla hem de kamu oyu ile yeni taslak paylaşılacaktır. Bu taslakta kapsam dışında kalanlar da kendileri için uygun imkanlar bulacaklardır.
Arkadaşlarıma çalışmalarında başarılar dilerim.
• Görevlendirmelerin sosyo psikolojik boyutlarını da Psikatrist Prof. Dr. Nevzat TARHAN’a soruyoruz. Sayın Nevzat Tarhan Emekli Kd. Albay rütbesinde iken istifaya zorlanan subaylardan. Aslında kendisi de aynı sorunları yaşamış. Aynı zamanda ASDER Başkanı. Yani mağduriyeti olanlarla kader arkadaşlığı yapıyor. Sayın Tarhan bu konuda sizin tavsiyeleriniz nelerdir. Olayın psikolojik yönlerini de göz önüne alarak bizleri ve göreve başlayan araştırma görevlilerini aydınlatır mısınız?
Nevzat Tarhan:
Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) yargısız infazlar sonucu uzaklaştırılmaların en önemli yönü manevi travma etkisi idi. Çözüm ise bu manevi travma etkisinin giderilmesi idi.. Her hangi bir sebebp yokken, derin güçler tarafından birdenbire ve net olmayan gerekçelerle kapı dışarı edildiler.Bu kişiler kendi ailelerine, annelerine babalarına bu durumu izah edemediler. Çünkü gerekçeler açık değildi. Disiplinsizlik çok geniş kavramları içeriyordu. Kendi çevrelerinde bir anda hain konumuna düştüler. Kendi aileleri, anne babaları da bu gözle bakmaya başladılar. Bu travma basitçe izah edilemez. Bu travmanın bedeli para ile de ölçülemez. Aynı zamanda aileleri de bu travmayı yaşadılar. Çok küçük yaşlarda başladıkları askerlik mesleğinden bir anda dışlanmaları ve ayrılmaları uzun süreli bir travma oluşturdu.
TSK’da Ergenekon tipi yapılanma ortaya çıktıkça içinde bulunulan durum mağdurların çevresi ve kamuoyu tarafından daha iyi anlaşılmaya başlandı. Burada ASDER ve STK’ların rolü çok büyüktür. İzah etmekte zorlandığımız, ısrarla üzerine basa basa masumiyetlerini haykırdığımız. Subay ve astsubayların maruz bırakıldıkları vahim durum anlaşılmaya başlandı. ASDER bu konuda sürekli seminerler verdi, basın toplantıları düzenledi ve bu olayın yanlılığını anlatarak kamu oyunu bilgilendirmeye çalıştı. Darbelerin ideolojik boyutları sürekli gerek kamuoyuna ve de gerekse hükümetlere anlatıldı. Uzun bir mücadelenin sonunda zihinsel düşünce kodlarında olumlu gelişmeler yaşandı. Toplumsal dönüşüm sağlanabildi. 2010 Referandumu ile YAŞ kararları yargıya açıldı ve ardından çıkan uyum yasası ile Mağdur edilen Subay ve Astsubaylar bazı haklarını alabildiler. TSK’lerine geri dönemeseler de kaldıkları yerden kamu kuruluşlarında görev aldılar.
Bu durum Devletin mağdur ettiği Subay ve Astsubaylardan bir anlamda özür dilemesiydi. Yani devlet özeleştiri yaptı. Yaptığı hatayı düzeltme yoluna gitti.
TSK’da bu süreçte yargısız infaz yapılamayacağını, Türkiye’nin ve Dünyanın değiştiğini TSK içinde yuvalanmış genç dinazorlar anladı. TSK kanun çıkma aşamasında fazla direnç göstermedi. Bu aynı zamanda TSK’nın da kendi evlatlarından özür dilemesiydi.
2.li kararnameler ile ilişikleri kesilen Astsubaylar ve 3’lü kararnamelerle ilişikleri kesilen Subaylar bu kanundan yararlanamadılar. Ayrıldıklarında yargı yolu açık olmak kaydı ile çıkarıldılar, ama o dönemde yargı politize edilmişti. Yaptıkları başvurulardan sonuç alamadılar. 6191 sayılı yasa kapsamında da tekrar yargıya başvurdular, ama sonuç değişmedi. Pek çok subay ve astsubaya ilk ayrıldıklarında 2’li ya da 3’lü kararname ile ayrıldıkları halde yargı yolunun kapalı olduğu imajı verildi. Pek çoğuna ayrılış evrakları verilmeden kapı dışarı edildiler. Ne yapacaklarını bilemez halde kapı önüne kondular yani.
Aynı şekilde ayrılan Askeri öğrenciler var. Onların da durumları aynı. Haklarını arayacak merciler politize edildiğinden mağdur durumdalar. Bunların da hakları iade edilmeli ve mağduriyetleri giderilmelidir.
Bu durumda olanların haklarını alabilmeleri için sivil yarıda yeniden yargılanmalılar. Yani hakem prosedürü işletilmeli. AİHM yolunun açılması gerekiyor.
ASDER’in demokratik mücadelesi ve STK’ların bu yönde mücadelesi eksik kalan hakların da alınması konusunda etkili olacağını düşünüyorum.
Bu konu belki yeni bir yasa ile beklide yeni anayasa sürecinde çözülecektir.
O dönemdeki yargıda haksızlığa uğradığı düşünülen hususlarda sivil yargıda tekrar yargılanması yolunun açılması gerekmektedir.
Yasadan yararlanarak göreve araştırmacı statüsünde başlayan değerli arkadaşlara TSK’da gösterdikleri performanslarını sivil kurumlar da da aynen sergilemelerini, travmalarından kurtulmalarını ve bu imkanları iyi değerlendirmelerini temenni ederim. Bazı sıkıntılar olabilir, ama arkadaşlarımız kazandıkları tecrübe ve bilgi birikimleri ile bunları aşacaklardır.
Değerli araştırma görevlisi arkadaşlara yeni görevlerinde başarılar diler verdikleri değerli röportajlar için teşekkür ederim. Aynı zamanda ASDER Onursal Başkanı E. Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’ye ve ASDER Başkanı Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a katkılarından dolayı kendim ve göreve başlayan araştırma görevlisi arkadaşlar adına teşekkür ederim.
Sıkıntısı olan araştırma görevlilerine ve onlarla beraber uzun yıllar çalışacak olan iş arkadaşlarına bir ışık tutabildi isek ne mutlu bize.

Ahmet TÜRKAN – HABERNAME
ahmetturkan@gmail.com

Kategoriler:ASDER, kanun, tsk Etiketler:, ,

Sayın Başbakan’a Mektup

12 Eylül Türkiye için bir dönüm noktasıdır. 1980 12 Eylül’ü unutulmaz yaralar açarken 2010 12 Eylül’ü bu yaraları kapayan bir pansuman olmuştur. Belki de yarayı ameliyat ile çıkarıp atmış ve iyileşme emareleri her alanda görülmeye başlanmıştır. Önümüzde AKP’nin ve diğer partilerin birinci gündem maddesi sivil bir anayasadır. AKP yönetiminde geçilen 9 yıllık süreç ve gelinen nokta bu ihtiyacı en iyi şekilde ortaya koymuştur. Sancılı süreçler bir bir geçilmekle beraber sivil bir anayasa bu sürecin tamamen sağlığına kavuşmasına vesile olacaktır. Referandum bir ön tedavi idi malum. Referandumla pek çok madde ile birlikte Yüksek Askeri Şura (Y.A.Ş.) kararları da yargıya açılmış, sonrasında çıkan uyum yasası ile YAŞ mağduru binlerce subay ve astsubay haklarının bir kısmını alabilmişlerdi. Çıkan uyun yasası iyi niyetli olmasına rağmen uygulamada eksikliklerin olduğu görüldü. BU eksiklikler en çok konunun mağduru olan subay ve astsubayları yeni sıkıntılara sokmaktadır. Bunların giderilmesi talep edilmekte lakin gündem yoğunluğu ve meclisin tatil olmasında dolayı sorunun etkili çözümü uzamaktadır. YAŞ mağdurları bu konuyu dile getirip Sayın Başbakan ve değerli Yol arkadaşlarına hitaben bir mektup yazdılar. Konunun ehemmiyetine istinaden köşemize alarak mağduriyetleri bir nebze hafiflemiş mağdurların sesi olmak istedik.

***

Sayın Başbakanımız ve Çok Değerli Yol Arkadaşları,
Türkiye’mizin üzerine on yıllardır çöken kara bulutlar şükürler olsun ki artık dağılmaya başladı. Çok değil daha sekiz on sene öncesine gittiğimizde, istisnasız her alanda tıkanmış,enkaz şekline girmiş,her gün yeni kabuslara uyanan bir ülkeydik.Ne iç ne dış siyasette,ne sağlıkta ne ulaşımda ne başka bir sahada,ne demokratikleşmede ne insan haklarında,hiç ama hiçbir sahada devlet milletiyle kucaklaşamıyor,millet yarınlara dair en ufak bir ümit besleyemiyordu.Herkesin gözünde bir meyusiyet,bir bedbinlik, bir endişe vardı.Sanki yeni krizlere merhaba dememek için yarın ki gün gelsin istenmiyordu.
Hani derler ya ”gecenin en karanlık olduğu vakit, gündüze en yakın olunan zamandır”.Aynen öyle de milletin en karanlık gecesinden bir anda gündüzünün güneşi AK Parti’yle doğdu.
Hem de bu doğan güneş, bin bir türlü entrikalarla “artık muhtar bile olamaz” denen ve bugün tüm dünyaya devlet adamlığı dersi veren, sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi olduğunu siyasi boş vaatlerin ötesinde icraatları ile fiilen gösteren, statükodan beslenenlerin hortumlarını büyük bir cesaretle kesip ülkenin kaynaklarını milletine akıtmaya başladığı için bin bir türlü şeytanlıklara, karalamalara maruz kalıp yine de yılmayan, fakir sofralarını zengin ziyafetlerine tercih eden,”siyaset yalan söyleme sanatıdır” anlayışını yerle bir edip “temiz ve dürüst siyaseti ayağa kaldıran”,gece gündüz demeden Edirne’den Kars’a, Balkanlardan Filistin’e, Somali’ye kadar aziz milletinin ve tüm mazlum milletlerin dertleriyle dertlenecek kadar da yüce gönüllü olan Sayın Başbakanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın ve çok değerli, böyle bir devlet adamının kendisine yol arkadaşları olarak seçme şerefine ulaşmış arkadaşlarının tertemiz semalarından milletin karanlık afakına doğmuştur.
Biz YAŞ mağdurları da, on yıllar boyunca, sırf inancımızın en temel prensiplerini çiğnemediğimiz için, en temel inanç özgürlüklerimizi karanlık güçlere teslim etmediğimiz için, bin bir türlü zulüm ve çaresizliklere maruz bırakıldık. Asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu mübarek vatanda, sanki Rusya’da Çin’de yaşıyormuşuz gibi bir gurbete mahkum edildik. Evlerimiz basıldı, eşlerimizden boşandık, ailece uzun yıllar bir alışverişe, bir sokağa bile çıkamadık. Hapsedildik, hakaret gördük ve nihayet bir kağıt parçasıymışız gibi yıllarca emek verdiğimiz mesleklerimizden buruşturulup atıldık. Atıldıktan sonra bile rahat bırakılmadık.
Ama şükürler olsun ki, bugün sanki bir zaman tünelinden geçip farklı bir ülkeye uyanmışız gibi, kısacık bir zamanda çok daha demokratik, çok daha modern, ekonomisi çok daha güçlü, yargısı çok daha adil ve tarafsız, hastaneleri, yolları, okulları, polisi, ordusu çok daha modern bir Türkiye’nin inşa edilivermiş olduğunu hayret ve ibretle gördük.
Biz YAŞ mağdurları da bu dağılan karanlığın ardından doğan güneşten istifade ediyoruz. Bizlere şu an yaşımıza göre “emekli olma ya da bir kamu kurumunda çalışma seçenekleri” sunularak, güneşin ilk hüzmeleri tenimize, ilk ışıkları hücrelerimize ulaşmaya başladı. Biz tam bu noktada başta Sayın Başbakanımız olarak büyüklerimize, bizleri hala üzen, mağduriyetimizi devam ettiren, sevincimizi ciddi manada gölgeleyen bazı büyük eksiklikleri ifade etmek istiyoruz.
Çünki artık bir dünya devleti olmuş Türkiye’mizin aşırı yoğun gündeminde, devlet büyüklerimizin baş döndüren trafiğinde, dertlerimizi ifade etmek, sıkıntılarımızı arz etmek, onların sıkıntılarımıza zihnen yoğunlaşarak fazladan emek harcamamaları için devletimize yardımcı olmak demektir.
Artık şükürler olsun ki, milletinin dertlerinden kaçan ve dertlerine dert ekleyen değil, tüm dertlerini çözecek hakperestliğe, iradeye, aşka ve sorumluluğa sahip bir merciimiz, bir muhatabımız var. Düne kadar vatandaş karşısında muhatap olacak ciddi bir devlet dahi bulamıyordu.
Bu bağlamda biz YAŞ mağdurlarının mağduriyetlerini önemli ölçüde devam ettiren ve çözüm bekleyen sıkıntılarımız kısaca ve maddeler halinde şunlardır;
1.Ordudan ihrac edilmemizin büsbütün hukuksuz ve usulsüz olduğu, bugün bize iade-i itibar edilmesiyle resmen ortaya çıktığı halde, mağdur edildiğimiz zamanla bugüne kadar geçen sürelere ilişkin tüm mali haklarımızı almamız gerekirken, şimdilik bu konuda herhangi bir adım atılmamıştır. Oysa kamuda, üzerine atılı bir suçtan dolayı açığa alınıp sonra suçsuzluğu anlaşılan her ferde, tüm haklarının tamamen verildiğinin sayısız emsalleri vardır.
Bizleri atarken hiçbir hukuki ve vicdani engel tanımayan bürokrasinin, haklarımızı iade ederken de çeşitli yasal mülahazaları önümüze yığınak olarak koymasının ve engel çıkarmasının akla, vicdana,hukuka uygun en ufak bir tarafı olamaz.
2.Bir çoğumuz zorunlu hizmetimizi doldurmadan atıldığımız için, öğrenim gideri adı altında yapılan masraflar bile, bizden derhal tahsil edildiği halde, şimdi suçsuzluğumuz resmiyet kazandığı halde apar topar alınan bu paralar bile tarafımıza iade edilmedi.
3.Bugün tüm subay ve astsubayın emekliliklerindeki en büyük menfaatlerinin kaynağı olan OYAK adı ile hizmet veren kuruluştan da, zulmen atılarak mahrum edildiğimiz halde, son çıkan yasayla her ne kadar tekrar OYAK’tan bir şekilde faydalanıyor gözüksek te, pratikte neredeyse tamamen sistem dışına atıldığımız küçük bir hesap sonucunda hemen ortaya çıkıvermektedir.
4.Atıldığımız zamanlardaki finans krizimizi çözmek için ve bir iş bulup tekrar ayağa kalkmak için zamanında hizmetlerimizi tasfiye etmek suretiyle çekmek zorunda kaldığımız emekli sandığı primlerimizi bugün ihya etmek istiyoruz ama bu konuda da tam bir kargaşa ve kafa karışıklılığı hakim. Yasa bizim zayıf bütçelerimize daha uygun ödeme seçenekleri sunarsa büyük bir rahatlama olacak.2003 senesinde 26 bin lira çeken bir yüzbaşıdan bugün güncelleştirmeyle 71 bin lira isteniyor. Bu rakam 48’e bölünse bile ortaya çıkan taksit miktarı can yakıyor. Aradığımız zaman bir SGK yetkilisi çıkan yasayı farklı yorumluyor, diğer kurumlardan başka bir bürokrat ayrı şeyler söylüyor.
Yukarıda arz edilen ve aslında çözülmediği sürece mağduriyetlerimizi büyük ölçüde devam ettirecek hususlarda da büyüklerimizden acil olarak şefkatli ve adaletli ellerini uzatmalarını istiyoruz. Bizlere önerilen memuriyete dönüş ve yaşı gelenlere emeklilik hakkı verilmesiyle atılan adımı ve gösterilen iyi niyet mesajını asla inkar etmiyor, ancak yukarıdaki mezkur hususlar giderilmeden de bir helalleşmeden bahsetmenin çok anlamlı olmayacağını düşünüyoruz.
Mutlaka her zulmün tamiri de bütçeye belli bir yük getiriyor. Bizlerden gasp edilenlerin yine bize iade edilmesi elbette bir külfet oluşturacaktır. Gerekirse def’aten ve bir senede değil,4 belki 5 seneye bölerek taksitler halinde haklarımızın verilmesi daha insaflı ve makul görünüyor. Çünki maliyeye külfet getirir mülahazasıyla “kul hakkını” meşrulaştırmak ve görmezden gelmek kabul edilebilir olmadığı gibi, kimine göre haklarımızın bedeli, neredeyse büyük bir spor tesisine mesela Türk Telekom Arena Stadı’na harcanan yüz milyonlarca lira miktarında da olsa, bizlerin de bu ülkede yaşayan tek biz varmışız gibi hırsla haklarımızı birden istememiz de o kadar kabul edilebilir değildir.
60’lı yıllarda bu fakir millet,7.000 subayını re’sen emekli etmek için milyonlarca dolar Amerika’dan borç almış, yetmemiş gibi bu torpilli zevatı üstü üste çıkarttığı 4 kanunla “korgeneral” seviyesinden emekli etmiştir.
Böyle bir anlayışı asla tasvip etmediğimiz gibi, biz haklarımızı makul ve adil bir çerçevede, taksitlere bölüp yükü hafifleştirerek,en uygun bir şekilde almaktan yanayız.
Büyük ve güçlü devletimizden, dün askeri ve yargı bürokrasisinin işbirliğiyle, tamamen gayr-ı yasal olarak mahrum bırakılıp, yasal zeminde haklarımızı aramak şansı dahi verilmeyen bizler ve çoluk çocuğumuzun, dul ve yetimlerimizin haklarını, bugün artık muhatabımız olan ciddi bir devletten, devlet ciddiyetiyle çözümünü arz ediyoruz.
Gece gündüz yıllardır dualarımızda olan başta Sayın Başbakanımız olmak üzere tüm yol arkadaşlarına, ilgi ve yardımlarınızı acilen beklediğimizi ifade eder, en derin saygı ve hürmet hislerimizi arz ederiz.

ON BİNLERCE YAŞ MAĞDURU, YAKINLARI VE SEVENLERİ NAMINA
İnşaallah istenen netice alınır ve bunca yıldır mağdur edilen subay ve astsubayların mağduriyetleri tam olarak olmasa da yaralara merhem niteliğinde bir sonuca ulaşılır.

Ahmet TÜRKAN – Habername

Başörtülü Dr. Zeliha Asiltürk

Başörtülü Dr. Zeliha Asiltürk
06 NİSAN 2011 ÇAR 03:25
Dr. Zeliha Asiltürk… Dahiliye uzmanı… Bolu’da bir devlet hastanesine tayin edilmiş… Onbeş gün sonra kovulmuş… Suçu neymiş?.. Rüşvet mi almış?.. Yolsuzluk mu yapmış?.. Vazifesini ihmal mi etmiş?.. İhalelere fesat mı karıştırmış?.. Hayır hiçbir suçu yok… İşini çok güzel yapıyormuş, hastalarına çok iyi bakıyormuş… Sadece bir tek cinayeti, çok büyük bir suçu, affedilmez bir kabahati varmış… O da başına eşarp takmasıymış…
Bu anlattığım hadise yeni oldu, mutlaka duymuşsunuzdur.
Vefasız mı diyeyim, vefaları yetersiz mi diyeyim, on milyonlarca Müslüman, başı örtülü olduğu için atılan, kovulan, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören bu doktor hanımla ilgili protesto yapmayacak, onun haklarını savunmayacaklardır.
Seçimlerden önce “başörtüsüne hürriyet” diye küçük dilleri görününceye kadar ağızlarını açıp avaz avaz bağıranlara selam olsun!..
Böyle bir rezalet İngiltere’de olur muydu? İsveç ve Norveç’te olur muydu?.. Kanada’da, ABD’de olur muydu?.. Hayır hiçbirinde olmazdı, başörtülü Müslüman doktor vazifesini yapmaya devam ederdi.
Müslümanlığın bir kuralı da şudur: “Doğuda bir Müslümanın ayağına diken batsa, batıdaki Müslüman onun acısını yüreğinde duyacaktır…” Bu benim sözüm değildir, bir hadis mealidir.
Zerre kadar vicdanı olan Müslümanın, başörtülü olduğu için hastahaneden kovulan hanım doktora destek vermesi, onun insanlık haklarını koruması gerekir.
Bahaneleri şu: Devlet hastanelerinde kadın personel başını örtemezmiş. Tüzükler, talimatnameler, nizamlar böyleymiş… Resmi ideoloji böyle istiyormuş… Gülünç gülünç gülünç… Bin kere, milyon kere gülünç!..
Devletin kadın personeli havai mavi iç çamaşırı giyemez kadar gülünç…
Türkiye’de insanlık ölmüş…
Sabatay Sevi’nin ruhu üzerimizi gölgeliyor…
(Başörtülü olduğu için işinden, hastalarından uzaklaştırılan, mağdur edilen, zulme uğrayan Dr. Zeliha hanımın haklarının korunması için bir komite kurulmasını tavsiye ve temenni ediyorum.)
Mehmet Şevket EYGİ
http://www.milligazete.com.tr/makale/basortulu-dr-zeliha-asilturk-196662.htm

Osman Can: ‘Bizdeki laiklik Prusya laikliği’

“AKP’nin kapatılma riski yok. Çünkü vatandaş, AYM’ye sızdı. Kürt partilerinin

kapatılma riski ise hâlâ var. Mahkeme’de Kürtleri kapsayan bir çoğulculuk olmadı.”

 

“Bir anayasayı hukukçular yaptıysa, çöpe atmalısınız. Hukukçular, toplumu okuyamaz. Toplumun talebi siyasilerce okunmalı ve yeni anayasaya yansıtılmalı.”

 

“Anayasa Mahkemesi’nin değişiklik paketinde yaptığı değişiklik nedeniyle HSYK’da çoğullukçu değil, çoğunlukçu bir sistem oluştu. Bunu daha çok tartışacağız.”

* * *

NEDEN OSMAN CAN

Yakın zamana kadar Türkiye toplumunun hukukla ilişkisi çok kopuktu. İnsanların en mesafeli durduğu, en soğuk baktığı, en ilgisiz ve en çok yabancısı olduğu konu hukuktu. Vatandaş adalet istiyordu ama hukukla kendi hayatı arasında hiçbir ilişki kurmuyordu. 12 Eylül’ün darbe anayasası defalarca değiştirildiyse de, hiçbiri referandumla oylanan son değişiklik gibi bir ilgi görmedi halktan. Referandumda ilk kez toplum hukukla kendi hayatı arasında ilişki kurdu ve hukuk konuşmaya, anayasa tartışmaya başladı. Çünkü Türkiye’de artık bir dönem kapandı yeni bir dönem başladı. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bürokratik vesayet sistemi nihayet bitti. Şimdi Türkiye, toplumun katılımıyla ve kendi seçtiği siyasetçilerin eliyle halkı iktidara taşıyacak yeni sivil bir sistem kurmaya çalışıyor. Bunun için de hukukunu yeniden yapıyor. Artık görev hepimizin. Kendi hayatımıza, hak ve özgürlüklerimize sahip çıkıp kendi hukukumuzu kendimiz yapacağız, bu ülkede anayasamızı ilk kez biz siviller yazacağız ve bu topraklarda gerçekten laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti kuracağız. Bu yüzden önümüzdeki dönem en çok hukuk konuşacağız, yeni anayasayı tartışacağız. Yüksek yargıda yapılan son Anayasa değişikliklerinin neler getirdiğini, bu ülkede gerçek adaletin nasıl sağlanacağını, yeni anayasanın kimler tarafından ve nasıl yapılacağını bir dönem Anayasa Mahkemesi raportörlüğü yapan Türkiye’nin önde gelen anayasa hukukçularından Doç. Dr. Osman Can ile konuştuk. Son kitabı ‘Darbe Yargısının Sonu’ adıyla piyasaya çıkan Osman Can, Almanya’da Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ‘Türk ve Alman Hukukunda Cumhurbaşkanının Hukuksal Konumu’, ‘Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün Anayasal Sınırları’ üzerine yaptığı çalışmalarla yüksek lisans ve doktora eğitimini tamladı. ‘Demokratikleşme Serüveninde Anayasa ve Siyasi Partilerin Kapatılması’ adlı çalışmasıyla da 2006’da hukuk doçenti oldu. Osman Can, çeşitli üniversitelerde Anayasa Hukuku, Devlet Teorileri, Anayasa Yargısı, Temel Hak ve Özgürlükler dersleri verdi.

* * *

İKİNCİ BÖLÜM

Dün birinci bölümünü yayımladığımız anayasa hukukçusu Doç. Dr. Osman Can’la konuşmamızı kaldığımız yerden sürdürüyoruz.

* * *

NEŞE DÜZEL: Ergenekon davaları, yargıyı ikiye böldü mü?

OSMAN CAN: Yargının tabanında ayrışma ve farklılaşma zaten vardı. Ergenekon davasının açılması bu ayrışmayı daha görünür hale getirdi. Ergenekon davasında şu an sanık pozisyonunda olanlar, bugüne dek “devlet benim” demiş olan insanlar. Aynı şekilde Ergenekon davasını akamete uğratmayı isteyen ya da uğratan yüksek yargı temsilcileri de aynı cenahta yer alan ve “devlet benim” diyen kişiler. Bunlar…


Evet, bunlar…

Anayasa’yı ve hukuku hep ideoloji olarak algıladılar. Mesela darbe ideolojisinin temel referansı onlar için Anayasa’ydı. Zaten o yüzden de Anayasa’nın “başlangıç kısmına” dayanarak adımlarını attılar ve Anayasa’nın geri kalan kısmıyla hiç ilgilenmediler.


Anayasa’nın başlangıç kısmı ne diyor?

Anayasa’nın beşinci paragrafı vardır. “Hiç bir faaliyet, Türklüğün manevi değerleri, Türklük tarihi, Atatürk ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremez…” der. Oysa Anayasa’da parti kurma, düşünce, örgütlenme gibi pek çok özgürlük sıralanıyor. Ama başlangıç kısmı şunu söylüyor. “Ama bu özgürlükler Anayasa’nın başlangıç kısmındaki tamamen soyut ve şoven olan unsurlardan biriyle çatışırsa, anayasal korumadan yararlanamaz” diyor.


Başlangıç kısmı değiştirilemez mi Anayasa’nın?

Yüksek yargı değiştirilemez diyor ama bu saçma bir tartışma. Çünkü 1995 ve 2001’de değiştirildi.


Nedense bundan hiç söz etmiyorlar. HSYK’dan sonra Anayasa Mahkemesi’nde de şimdi yeni üyeler seçiliyor. Bu seçimler Anayasa Mahkemesi’nin yapısını nasıl etkileyecek?

Anayasa Mahkemesi’nin yapısındaki değişiklik HSYK kadar radikal değil. Biliyorsunuz, son değişiklikle Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 11’den 15’e çıktı. Dört tane yedek üye vardı ve şimdi asil üyeye dönüştü. Dolayısıyla Mahkeme’ye Meclis’in seçtiği sadece iki yeni üye geliyor. Bunlardan biri Sayıştay’dan, biri de Baro’dan seçildi. Böylece ideolojik yapı belli ölçülerde etkinliğini kaybetti. Bu, şu demektir. Anayasa Mahkemesi, 2006-2009 arasında verdiği kararları pek veremeyecek… Özgürlükler açısından sorun yaratan kararları gene verebilecek ama siyasal yapıyı bütünüyle çıkmaza sürükleyen kararlar alamayacak.


367 kararını alamayacak mı?

367 safsatası gibi, türban kararı gibi şeyler bundan sonra ortaya çıkmaz. Parlamentodan gelenleri ve bundan sonra cumhurbaşkanı kanalıyla gelecek olan yeni üyeleri dikkate alarak konuşursam… Geleneksel darbe ideolojisine ve darbenin parametrelerine göre çalışan bir yapı artık Anayasa Mahkemesi’nde egemen olmayacak. Ama bu, “Anayasa Mahkemesi özgürlükçü olacak” demek değildir.


Anayasa Mahkemesi özgürlükleri gene kısıtlayacak mı?

Özgürlükçü olmanın, Türkiye’de sosyal ve kültürel sınırları var. Türkiye’de muhafazakârlık ve milliyetçilik var. Kadın-erkek eşitliği, eşcinsel hakları konularında gene problem olmaya devam edecek. Çünkü Türkiye’de özgürlük taleplerinin gelip dayanabileceği bir sınır var.


Bu sınır nedir?

Milliyetçilik. Milliyetçilik, kendini askercilikle, disiplinle, devleti merkeze alan bir yapıyla tanımlar. Bu yüzden biz önümüzdeki dönemde de Anayasa Mahkemesi’ni tartışmaya devam edeceğiz. Ama Mahkeme’yi artık eskisi gibi rejim üzerinden tartışmayacağız.


Anayasa Mahkemesi’ni artık nasıl tartışacağız?

Anayasa Mahkemesi, darbe ideolojisinin koruyucusu bir kurumdu. Demokrasiyi ortadan kaldıran, işlevsizleştiren kararlar veriyordu. İdeolojik gerekçelerle, demokratik işleyişi boğmaya ve gelişmesini engellemeye çalışıyordu. Dolayısıyla vatandaş da, “ben niye parlamentoya insanları seçiyorum? Benim oyumun değeri yok mu” diye sormak durumunda kalıyordu. Sonuçta böyle bir yargı, vatandaşın oyunu anlamsızlaştırıyordu. Artık Anayasa Mahkemesi böyle bir mahkeme olmayacak. Şöyle söyleyeyim. Türkiye’de her türlü ideolojinin egemenliği bitiyor. Militer darbeci ideolojinin egemenliği bitiyor. Ama belli bir muhafazakârlık kalıyor. Çünkü kurumlar, toplumu yansıtacak.


Bu ülkede yüksek yargı bir siyasi parti gibi çalışıyordu. Bu yapıda hukuktan ziyade siyaset etkili oluyor gibiydi. Bu anlayış değişecek mi? Anayasa Mahkemesi irtica tehlikesi gerekçesiyle bir siyasi partiyi kapatabilecek mi?

Hayır, artık o risk yok. AKP’nin de, CHP’nin de kapatılması riski yok. Çünkü vatandaş, Anayasa Mahkemesi’ne sızdı. Daha önce yüzde 10 temsil edilirken, şimdi yüzde 40-50 oranında temsil edilmeye başladı. Ama şunu söylemeliyim. Kürt partilerinin kapatılmasının riski düşmüş olsa bile hâlâ var. Çünkü Mahkeme’nin çoğulculuğu Kürtleri de kapsayan bir çoğulculuk olmadı.


Peki, yeni düzende şimdi Yargıtay ne yapacak?

Diyelim ki Ergenekon davasını sönümlendirmeye çalışacak. Bunu nereye kadar yapabilir ki… Darbe girişiminde bulunan insanları kahraman ilan etti diyelim. Ama bu karar, artık yargıyı da bitirir zaten. Bir de iki yıl sonra vatandaşa “Anayasa Mahkemesi’ne şikâyet hakkı” geliyor. Yargıtay ve Danıştay’ın her şeye rağmen gene de yıkıcı ve ideolojik kararlar verdiğini düşünün. Bu ideolojik kararları Anayasa Mahkemesi’ne götürüp bozdurma imkânınız olacak. Bu, tarihî bir fırsattır! 1960 darbesini yapanlar, Anayasa Mahkemesi’ni kurarken Almanya’yı örnek aldıklarını söylüyorlardı.


Almadılar mı peki?

Aldılar ama Almanya’daki, “Anayasa Mahkemesi’ne şikâyet kurumunu” Türk yargı sistemine getirmediler. Alman Anayasası, bu şikâyet hakkını, parlamentoyu, devletten korumak için getirdi. Almanya, tehlikenin bürokrasiden geldiğini gören bir ülkedir. Alman sistemi, yargıyı ve bürokrasiyi kontrol etme sistemidir. Türkiye’de darbeyi yapanlar bürokratlar olduğu için, Almanya’dan Anayasa Mahkemesi’ni getirirken, anayasa şikâyetini getirmediler. Böylece parlamentoyu, Anayasa Mahkemesi kanalıyla kontrol ettiler.


Bu eksik Alman modeli bizde nasıl bir sistem yarattı?

Faşizme yaradı. Darbe ideolojisinin muhafızlığı imkânını yarattı. Artık bize de anayasa şikâyeti kurumu geliyor. Bu yolla Danıştay, Yargıtay ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Askerî Yargıtay demokrasi düşüncesiyle bağdaşmayan, özgürlükleri ihlal eden kararlar aldıklarında, onların bu kararlarını iptal ettirme imkânı geliyor. Dengeler değişiyor.


Dengelerin değişmesi ne anlama geliyor?

Darbeci rejim bitiyor. Türkiye, 2000’lerin başından beri demokrasiye geçiş dönemi yaşıyor. Türkiye’de toplumun talepleri üzerinde yeni bir sistem inşa ediliyor. Demokratik, laik, sosyal hukuk devletine geçiliyor. Bu ülke ilk kez laikliğe geçiyor! Biz bugüne dek Batı’dan aldığımız kavramların içini hep boşalttık.


Kavramların içini neyle doldurduk?

Kavramların hepsinin içini tersinden bir içerikle doldurduk ve uygulanan şeyi de ‘laiklik’ diye satmaya çalıştık. Entelektüeller, aydınlar, hukukçular hep kavramları çarpıttılar. Bu konuda hukukçuların büyük sorumluluğu var. Darbeci düzeni meşrulaştıran hukukçulardır. Aslında 1871-78 döneminde Prusya’da Bismark’ın “kültür savaşı” diye nitelendirilen mücadelesinde ortaya konanlara baktığınızda, Türkiye’de laiklik adına ortaya çıkan pratiğin nereden kaynaklandığını anlıyorsunuz.


Bizde ordu ve askerlik sistemi Prusya’dan örnek alınmış. Laikliğimiz de mi Prusya’dan edinilmiş?

Tarihçilerimiz, Bismark’ın Katolisizm’e karşı açtığı savaşta kullandığı yöntemlere ve çıkardığı yasalara baksınlar… Tevhidi tedrisatı, din okullarının ve ibadet yerlerinin devlet kontrolüne alınmasını, din eğitiminin devlet tarafından verilmesini, dini nikâhın kaldırılmasını, hepsini Prusya’da görürsünüz. Bizdeki laiklik, Fransız değil, Prusya laikliğidir. Aynı Prusya laikliği gibi bizdeki laiklik de bürokrat laikliğidir. Bürokrasinin, kendini devletin egemeni olarak görmesiyle birlikte, halk adına ‘doğruyu yapmaya’ başladığı bir pratiğin adıdır bu. Fransızlara haksızlık etmeyelim… Türkiye’de Prusya sistemi var. Prusya’da da egemenlik bürokratlara verilmiştir.


Prusya militarizmi Almanya’da ne zaman bitti?

1945’te bitti. Ama Alman bürokrasisi hâlâ çok önemlidir. Türkiye’ye dönersek… Bugün, Türkiye’de artık bir toplumsal sekülerleşme yaşanıyor. Mesela İslami cemaatlerin bankalar kurması ciddi bir sekülerleşme ve rasyonelleşmedir. Toplum artık ekonomik davranışlarıyla kendi inanç kodlarını birbirinden ayırabiliyor. Toplumdaki bu sekülerleşmeyi, devlet de benimsemeli.


Yapılan bir araştırmada bizim yargıçların ‘devletten yana’ olduğu ortaya çıkmıştı. Şimdi yargıçlar, milleten ve adaletten yana bir tavır geliştirebilecekler mi?

Bunun öyle kolayca değişmesi mümkün değil. Sonuçta bu insanlar, kendilerini devlet memuru olarak görüyorlar. 1924’ten beri bu ülkede yargı, devletin ideolojisini topluma egemen kılma aracı olarak çalıştı. Bundan sıyrılması kolay değil. Aslında 12 Eylül referandumuyla kilit açıldı ve 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1982 zindanından çıkma imkânı ele geçirildi.


Zindandan çıkmak için ne yapmak gerekiyor?

O zindandan çıkmak için yeni bir anayasa yapmak ve bütün karar süreçlerini sivil siyasete bağlamak gerekiyor. 1960 darbesiyle Türkiye’ye getirilen siyasal denklemi bütünüyle ortadan kaldırmak ve kurumların arasındaki ilişkileri yeni baştan düzenlemek şart. Çünkü yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrılması yetmiyor. Bu üç kuvvet öyle yapılandırılacaklar ki, hem birbirlerini dengeleyecekler, hem de çoğulcu yapılarıyla kendi içlerini dengeleyecekler.


Bu denklemde ordu nerede duracak peki?

Sistemi böyle kurduğunuzda ordunun nerede durduğu artık çok önemli değil. Ordunun Anayasa ile düzenlenmesine bile gerek yok. Normal bir kanunla Savunma Bakanlığı’na bağlanır…


Yargı adalet içindir. Türkiye’de gerçek adalet var mı?

Dünyada hiçbir yerde gerçek adalet diye bir şey yoktur. Sadece gerçek adalete yaklaşmak mümkündür. Bunun da tek bir yolu var. Yapılardaki karar alıcıları çoğulculaştıracaksınız. Süreçleri müdahale edilebilir hale getireceksiniz. Kurumları ve süreçleri kamuoyunun bilgisine ve denetimine açacaksınız. İşte bunlar, adalete yaklaşmanın imkânlarıdır. Böyle bakıldığında Türkiye adalete henüz çok uzak. Biz referandumla sadece bir kilidi açtık ve adalete yaklaşma imkânına sahip olduk. Şimdi hemen Türkiye’yi yeniden inşa sürecini başlatmalıyız. Bunun için de ilk adım olarak özgürlük felsefesine dayanan bir anayasa yapmalıyız.


Biz bugüne kadar hep “nasıl bir anayasa yapılmalı” diye tartıştık. Aslında “anayasa nasıl olmalı” yerine, “anayasayı kim yapmalı” diye tartışsak daha kolay sonuç almaz mıyız?

Anayasa bir toplum sözleşmesidir ve anayasayı toplumun kendisi yapmalıdır.


Anayasayı hukukçular yapmamalı mı?

Bizde anayasayı bugüne kadar hep hukukçular yaptı. 1961’e bakın. Batı uygarlığında ortaya çıkmış ne kadar pozitif şey varsa hepsini saptırarak Türkiye’ye aktarılması muhteşem bir şekilde gerçekleştirdiler. En büyük zararı hukukçular verdi. Anayasa bir barolar tüzüğü değildir. Bir hukuk fakültesinin yönetmeliği hiç değildir. Anayasa, bir toplum sözleşmesidir. Dolayısıyla toplumun bütün kesimlerinin iradesinin oraya aktarılması, yansıtılması gerekir. Çiftçisinden işçisine, mühendisinden işadamına herkesin talebinin siyasiler tarafından okunması ve anayasaya yansıtılması lazım. Toplumun taleplerini hukukçular okuyamazlar. Eğer bir anayasayı hukukçular yapıyorsa, o anayasayı çöpe atmalısınız.


“Anayasayı ancak toplumun kendisi yaparsa, ortaya gerçek bir toplum sözleşmesi ve gerçek bir anayasa çıkar” mı diyorsunuz?

Evet aynen. Bu anayasayı yaparken geçmişteki hiçbir anayasa, hele hele 1960 ve 82 Anayasaları asla referans alınamaz. Halk karar verecek anayasaya! Üstelik ortaya çıkan bu toplum sözleşmesinin de ideal, mükemmel bir anayasa olması gerekmiyor.


Niye?

Çünkü bir anayasanın yaşayan ve yaşamaya imkân veren bir anayasa olması yeterlidir. Yeni anayasa, kendini unutturabilen bir anayasa olmalı! Sürekli cepten çıkarıp referans alacağımız ve hayatımızı tümüyle biçimlendirebileceğimiz bir anayasa olmamalı bu. Dinamiğini hayattan ve toplumdan alan, toplumun iradesinin ürünü olan ve toplumu merkeze koyan yepyeni bir anayasa yapmalıyız. Üstelik bu anayasanın nasıl olması gerektiği konusunda hiçbir kurumun sözü de meşru değildir.


Anayasa Mahkemesi zaman zaman görüşünü açıklıyor. Anayasa Mahkemesi de mi görüşünü açıklamamalı?

Anayasa Mahkemesi, yeni anayasa şöyle olsun dediği anda, “Bu senin bileceğin iş değil. Sen otur yerine. Sen sadece ortaya çıkacak yeni anayasaya uygun davranmakla yükümlüsün” diyeceğiz. Kurumlar, anayasanın nasıl olması gerektiğine karar veremezler ve bu konuda en ufak bir söz söyleyemezler. Söyledikleri zaman onlara çok ciddi bir tepki vermeliyiz.


Nasıl bir tepki vermeliyiz?

Onlara, “Bu, benim anayasam!” demeliyiz. Onlar, sadece şunu yapacaklar. Halkın yaptığı anayasaya uyacaklar! Bu unutulmamalı…


HSYK seçimlerinin sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bürokratların aday olmasını doğru bulmadığımı söylemiştim zaten. Ama eskiye göre şu anki durum daha pozitif. Statükocu güçlerin yargı ve HSYK üzerinde etkisi çok azaldı.


Adalet Bakanlığı’ndan seçilen üyeler statükocu zihniyeti temsil etmiyor mu peki? Onlar demokratik bir yargıyı ortaya çıkaracak mı sizce?

HSYK’da seçimlerden sonra tam demokratik bir yapı oluşmadı. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin pakette yaptığı değişiklikle Yargıtay ve Danışay’da eski sistemi korumak için çoğunlukçu sistemi getirdi. HSYK’da da hükümetin hazırladığı paketin aksine Mahkeme’nin bu iptal kararı yüzünden amaçlanan dışında çoğullukçu değil, çoğunlukçu bir sonuç ortaya çıktı. O yüzden bakanlıktan gelenlerin icraatlarına bakmak, beklemek lazım. Ortaya çıkan bu çoğunlukçu sonucu ve HSYK’yı  önümüzdeki günlerde daha çok tartışacağız biz.

NEŞE DÜZEL – TARAF
neseduzel@gmail.com

Kategoriler:ADALET, ASDER, hukuk Etiketler:, , , , ,

“KAMU DENETÇİSİ, İDARECİLERİN KORKULU RÜYASI OLACAK”…

İdarenin İşleyişi Kamu Denetçiliği ile denetlenecek

 

 

Yazarımız Hamit SEVEN, 12 Eylül 2010 referandumunda halkın “Evet” oylarıyla kabul edilerek 26 Maddelik ‘Anayasa değişiklik paketi’nin 9.’uncu maddesi olarak pakette yer alan “Ombudsmanlık” diğer adıyla “Kamu Denetçiliği”nin tanımını ve izlenen süreci, maddenin kanunlaşma aşamasının arkasındaki isim Ak Parti 22. Dönem Ankara Milletvekili ve Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu Başkanı Nur Doğan TOPALOĞLU’na sordu…

 

H.SEVEN: Sayın Başkan, ülkemizin yeni bir kavramla tanıştığı malum. Sayın Başbakan’ın da öteden beri ve özellikle de referandum sürecinde dillendirdiği Kamu Denetçiliği Kurumu’nun oluşturulması düşüncesi öncelikle nasıl ortaya çıktı?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: “Kamu Denetçiliği” (Ombudsmanlık) ülkemizde yeni uygulamasına başlanacak olan bir kurumdur. Bu hizmet alanın tarihi geçmişini ve bugünlere gelişini biraz ileride açıklayacağım. Ancak mevzuatın henüz uygulama düzeyine gelmediğinin de bilinmesini belirtmek istiyorum. 12 Eylül halk oylamasından önce Anayasa’nın 74. maddesine konan “Dilekçe Hakkı” vardı. Buna dayanak olan 3071 sayılı “Dilekçe Hakkı”nın Kullanılmasına Dair Kanun” 1984 tarihinde yürürlüğe girmişti. 2001 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına başvuru sayısı 100026’ya ulaşmıştı. TBMM Başkanlığı’na, Başbakanlığa, bakanlıklara başvuranlarla birlikte sayının ne derece kabarık olduğunu söylemek yeterli olur kanısındayım. Ama uygulamalarda başvurular ya cevapsız kalıyor, ya gerçek dışı bilgiler veriliyor, halkın bu makamlara güvenleri sarsılıyor idi. Şimdi ise Anayasa’nın 74. maddesine Kamu Denetçiliği hükmü de konularak ilgililere duyurulması hükmü için yasa taslağı, diğer ilkelerle somutlaştırılmış, TBMM’nin kabulüne sunulur düzeye gelmiştir. Gerek 12 Eylül öncesi açıklamalarıyla, gerekse sonraki ifadeleriyle bu maddenin en iyi halka mal edilmesinde en büyük çabayı Sayın Başbakanımız olmuştur. Anayasa’da tadil edilen maddenin çok, her konun zaman alıcı olması, kamu denetçiliğine tanıtmada istenilen seviyeye ulaşmamızı zorlamıştır. Bu tanıtımın yeterince olmayışından konunun yeni olmasının payı da çok olmuştur. Şimdi ise bu aşamalardan geçtik, kamuoyuna da yeni tasarıyı bekler hale geldi. 

 

H.SEVEN: Efendim, Ombudsman diğer bir ifadeyle Kamu Denetçiliği kavramları günlük yaşamımız içinde de sık sık kullanılmaya başlandı. Ombudsman’nın tanımının yapılması gerekirse…

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU:12 Eylül 2010 tarihinde halkın olumlu oyu ile kabul edilen 26 maddelik anayasa değişikliğinin dokuzuncu maddesi kamu denetçiliğine de yer vermiş, Anayasa’nın 74.’üncü maddesinde “Dilekçe Hakkı” başlıklı bölümünün kapsamı genişletilmiştir. Kamu denetçiliği olarak benimsediğimiz ombudsmanlığın yaygın olan kıta Avrupa’sında ve akademik çevrelere tanımların farklılık göstermekte, uygulayıcılarda çoğu ülkelere göre mevzuatta farklılığı doğal karşılamaktadır. Kamu denetçiliğinin kanımca en iyi tanımı, 5548 sayı ile çıkarılan ve Anayasa mahkemesince iptal edilen yasanın birinci maddesinde yapılmıştır. Anayasadaki değişikliğe uygun olarak çıkarılacak yeni yasanın Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen hükümlere parelel olması doğal olup, ben tarifimi yasama organımızın ürününden esinlenerek yapmak istiyorum. Kamu denetçiliği (ombudsmanlık), gerçek ve tüzel kişilerin idarenin işleyişi ile ilgili şikâyetlerini, anayasa veya ilgili yasalarda belirlenen nitelikler çerçevesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemleriyle tutum ve davranışlarını, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinde incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak üzere faaliyete geçirilmiş hizmet birimidir. Kısacası hizmetin esasını adalet, hakkaniyet ve hukuka bağlılık oluşturmakta olan öneri makamıdır.

 

 

H.SEVEN: Ombudsmanlık sistemi tarihi serüveni olan bir sistemdir, yeniden hatırlatmak babında tarihi arka planından biraz bahsedebilirmiyiz?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Ombudsmanlığın tarihi gelişimine göz atmamız halinde, M.Ö. Çin hanedanındaki uygulamayla karşılaşırız. Dönem olarak da M.Ö. 206-M.S. 220 yıllarını içine alır.  Ancak bu hizmete en adil biçimde veren ise II. Halife Hz.Ömer olup, uygulamayı “Muhtesiplik” kurumu ile sürdürmüştür. Toplumda kişilere zarar idarenin ve kişilerin mağdurları Emeviler ve Abbasiler döneminde olmuş, adaletin temini “Divanı Mezalim” organı elamanlarınca gerçek eleştirilip, sonuca ulaştırılmıştır.  Osmanlı imparatorluğu döneminde de idarenin haksız eylem ve işlemleri mevcut olup zarar görenlerin talepleri kadılık müessesince karara bağlanmıştır. Burada da idarenin kişiler üzerinde hâkimiyetine yer verilmemiş, kararların alınmasına din ve inanç ilkeleri esas alınmıştır. Zaten ombudsmanlığın Avrupa’ya ulaşması için kapının aralanması bu dönemde mümkün olmuştur. Konuyu iyi tanımlayabilmek için dönemin gelişimini özetleyelim. İsveç Kralı XII. Charles (Şarl) savaşta Ruslara yenilip Osmanlıya sığınmış, uzun yıllar misafir edildiği için “Demirbaş Şarl” ünvanı da verilmiştir. Bu kral, kadılık konusunu incelemiş, beğenmiş, ülkesine rapor göndermiş, dönünce de “Ombudsmanlık” adıyla “Kadılığa” uygulama alanı açmıştır. “Ombuds” kelimesi davacı, avukat, dava vekili…gibi bir anlam taşımakta, “man” kelimesi de kişi veya halk karşılığı olduğunda yeni bir uygulama birimi bu isimle ihdas edilip, oradan da Avrupa ve tüm dünyaya yayılmış bulunmaktadır. Çarpıcı bir örneği verip, konuyu kapatalım. 1982 yılında Avrupa birliği üyeleri İtalya’da toplanıp, ombudsmanlıkla ilgili karar aldılar. Bu kararda özetle: “Üyelerimizden ombudsmanlığı kurmuş olanlar mevzuatlarını günün koşullarına uygun duruma getirecekler; Henüz ihdas etmeyenler ise, bu hizmet birimi günün koşullarına uygun yürürlüğe koyacaktır.” denilmektedir. Şu anda 70 ülkede uygulanan ombudsmanlık hakkındaki bilgiyi yeterli bulacağınızı ümit ediyorum. 

 

H.SEVEN: Ombudsmanlık sistemini Özellikle Avrupa ülkelerinde var. Dünyada ombdsmanlık sistemi nasıl? Eğer örnek teşkil edilecekse sizce hangi ülkenin ombdsmanlık işleyişi örnek alınabilir?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Ombudsmanlık sisteminin en uygun olduğu kıtanın Avrupa olduğu doğrudur. Ancak diğer ülkelere de günden güne yayılmaktadır. Yukarıda değindiğimiz gibi, Ombudsmanlığın tarihi İsveç’le başlamış, gelişmiş, daha sonrada pek çok ülke bu uygulamada yararlanmıştır. Bu ülkede ombudsmanlık yasama organı ile birlikte yürütmekte bunda da genel idare ile yerel yönetimlerde olmak üzere geniş bir hizmet alanı kapsamaktadır. Bu girişten sonra örnek uygulamaları özetleyelim. İsveç bu konuda öncüdür. Haksızlıkları önlemede başvuru yanında kurumun olaya re’sen el koyma yetkisi de vardır. İngiltere de parlamento komiseri adıyla 1967 de ombudsmanlık faaliyetine geçirilmiştir. Fransa da “Cumhuriyet Arabulucusu” adı verilerek hizmet veren ombudsmanlık kurumu, teminatlı olup göreve son verilmesi Yargıtay-Danıştay ve Sayıştay’ın ortak genel kurulunca ittifakla karar alması ile üyeyi düşüre bilir. İsrail 1971 yılında bu birimi “Devlet Müfetişliği” adıyla ihdas etmiştir. Yetki alanı tüm kamu kesiminin kapsamaktadır. Finlandiya’da 1919 yılında faaliyete geçen ombudsmanlık dayanağı anayasadan olmakta olup mevzuat 1928 yılında ıslah edilmiştir. Norveç bu birimi 1962 de kurmuş, 1968 de ıslah etmiş olup, biri sivil idare icraatına, biri askeri hizmet alanına bakan iki ombudsmanı vardır. Hollanda 1981 yılında “Ulusal Ombudsman” yasasını yürürlüğe koymuştur. Atama önerisini iç işleri bakanı yapar, meclisce de atama gerçekleşir.  Kıta Anayasasında özellikle Yunanistan ve İspanya’da ombudsmanlık yapan iki değerli hukukçu bugün Avrupa birliğinde ihdas edilen bu birimde görev almışlardır.

 

H.SEVEN: Ombudsmanlık demokratik sistemin neresinde yer alır?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Ombudsmanlık, demokratik sistemin içinde eskiden beri var olan, günümüzde de önemi artan bir hizmet birimidir. Kendisine başvurulduğunda olayları incelediği, değerlendirdiği gibi, resen el koyduğu adaletsizlik veya işlemde vardır. Bunların üzerinde bir sonuca varıp, karar vermesi yargıya benzetilmesine neden olduğu için benzer (Şibih) yargı organı da denebilir. Denetime sunulan hizmet alanındaki çalışmalarından dolayı bir teftiş birimi görüntüsüne sahiptir. Ama bu birimden de ayrı bir değerlendirme yöntemi uygular. Bu benzerliği karmaşıklığı sebebiyle bürokratik teftiş kurullarınca tedirginlikle izlenmekte, görevliler birimlerinin kalkacağından kaygı duymaktadırlar. Ombudsman adaletin sağlanması için çaba sarf eder ve karar verir. Gerektiğinde önerilerde bulunup, görüşlerini rapora bağlar. Bu durumu ombudsmanı o hizmet birimini amiri durumuna getirir. Ama birim amiri de değildir. Yargı dosyayı inceler, tarafları dinler, kararını verir. Kararı verdikten sonra uyulması gerekeceği herkes kabul eder. Ombudsman, yetkili organca atanmasından itibaren yetkili sayılır, teminata kavuşur. Vereceği kararda yanılmayacağı kanısı ombudsmanlığın kişiliğinden gelir. Diğer bir deyimle, tarafsızlığı, ile kişiliği adaletin temsilcisi olduğu önceden kabul edilir. Bu kurumun layüselliği, yasadan kaynaklandığı gibi, örf-adet ve geleneklerden de destek alır. Bu nedenle pek çok ülkede ombudsman yasama ve yargı organı üyelerinde daha üst düzeyde bir saygınlığı var olan kişi olarak kabul edilir. Demokratik sistemin dayanağını adalet, hukuka uygunluk, hakkaniyet oluşturur. Ombudsmanlıkta demokrasinin yerleşmesi, adaletin tecelli, hakkaniyetin tahakkuku yanında, yerindeliği de hükme bağlayıp demokrasiye hizmet eder. Artık demokrasinin vaz geçilmezlerinde birisi bir kurum olduğu tartışılmamaktadır.  Fransa adalet bakanının parlamento da yaptığı konuşmada, ombudsmanlık için “hiçbir karşılık beklemeden, sırf gönülerli hoş etmek için, pragmatik olarak ve şekle bağlı olmaksızın idare ve yargı arasına giren şefaatçi”dir deyimini kullanması dikkate değer bulunduğu için not edilmiştir.

 

H.SEVEN: Hukuk Devleti idealine ulaşmada Ombudsmanlığın önemi hakkında…

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Hukuk devletinin kusursuz uygulanması mümkün değildir, ayrıca devletlerin idare şekillerinin oluşumu, ülke genişliği, tarihi gelişimi, coğrafi konumu bile değişiklik göstermektedir. Bütün bu unsurlara rağmen akademisyenler yaptığı araştırmalar sonucu bazı ortak değerler saptayabilmektedir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.

Hukukun üstünlüğü ile ombudsmanlığı artık birbirinin içine girmiş mevzuat ve çelişkilerden ayrı düşünme yaygınlaşmıştır. Uygulamadaki ortak payda adalettir. Verilen kararın temize tabi olması veya son sözün söylenmiş olması konusunda bu ilke değişmemektedir. İkinci konu ise hakkaniyettir. Hukuk kaidelerine uymak ve bu yolda karar vermek hakkaniyet için yeterli değildir. İşin bu noktasında ombudsmanlığı varlığı çelişkiyi değil, zarureti ön plana çıkarıyor.

Mevzuatın yetersizliğini, miadını doldurduğunu ombudsman görür ve öneride bulunur. Adalet bunu yapamaz. Onun için beraberliği birbirinin ayak bağı değil, dönen çarkın dişlileri diye düşünüyorum. Talep sahipleri aynı ülkenin vatandaşı olabilir veya olmaya bilir. Bunun tanımı yetkisi yasama organına aittir. Bizde mütekabiliyet esas alınmıştır. Bu durumun da hukuk açısında yerinde olduğu kabul edile bilir. Ama yerli, yabancı ayrımı yapmamak daha idealdir. Kanunda onun için hukuk otoriterlerinin deyimi ile taraflardan birinin mutlaka “citizpn” denilen vatandaş olmayıp “pople” denilen herkes olması dış itibarımızdaki gelişmeyle de paralellik oluşturulacaktır. 

 

H.SEVEN: Referandum sonuncun da pakette, kamu denetçiliği yasası böylece yasalaşmıştı oldu. Bundan sonraki süreç nasıl işleyecek?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: 12 Eylülde yapılan oylama ile Anayasanın 74üncü maddesine Kamu Denetçiliği kurulması hükmü girmiştir. Böylece 5548 sayılı Kanunun, konuya ilişkin anayasal dayanak yoktur gerekçesiyle iptali mazereti ortadan kalkmıştır. Diğer hususları özetlerken belirttiğimiz gibi, Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu yeniden kodifiye edilecektir.  Bundan sonra da Kamu Denetimi Kurumu’na Ombudsman ve yardımcıları ile bürokrasi için şart olan atamalar yapılacaktır. Bunu peşinde de haksızlığa uğrayanların, işlemi geciken veya uygulanamaz olan başvuruları ve diğer şikâyetler değerlendirilecektir. Elde mevcut olup iptal edilen kanun yeniden yürürlüğe konacağı gibi, dilek sahipleri ile ilgili kararlar da verilecektir. Konunun ayrıntıları 5548 sayılı iptal edilmiş olan kanunda mevcuttur. Bu yasanın uygulanmasına baştan sona anlatmak hem zaman alır. Hem de yeniden henüz yürürlüğe girmediği için, hukuki bir deyimle “hükmünce amel edilemez” fiili durumu vardır. Ayrıntıyı daha ilerliye bırakmak faydalı olur kanısındayım.            

 

H.SEVEN: Kamu denetçiliği hukuki ve denetim açıdan işleyişi nasıl olacak?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Anayasamızın 74.maddesindeki “Dilekçe Hakkı”’nın kapsamı genişletilip, …kamu denetçisine başvurma hakkı eklenmiştir. Bu birim yeni olup, aynı zamanda yeni bir karar makamı olacaktır. İdarenin her türlü eylem ve işleminin, yasada belirtilen istisnalar dışındakileri inceleyip ve değerlendirmesini yapacaktır. Bunun için birimin kuruluş işleyişine ait bölümünde görev alacaklarında baş denetçi ve yardımcıların nitelikleri yeni bir yasa ile düzenlenecektir. Ancak elimizde anayasa mahkemesince iptal edilen 5548 sayılı Kamu Denetimi Kurumu Kanunu vardır. 41 madde olarak ayrıntılı biçimde düzenlenmiş ve TBMM kararına bağlanmıştır. Bunun anlamı, rötuşlanarak yürürlüğe konulacak bir yasa tasarısı taslağı olduğu hususudur. Kanun uygulama işlik sorunların cevabı, geleceğe yönelik de olsa, bu esaslarla sunulacaktır. Zorunluluk olmadıkça konuya ayrıntılı olarak değinmede şimdilik yarar olmadığı kanısındayım. Şunu da bir görüş olarak eklemek istiyorum. Ombudsman, yasama organının idari faaliyetlerini de görev alanı içinde görüp, TBMM Başkanlığı’na rapor sunabilir. Diğer bir deyimle, bu birim aynı zamanda siyasi organın çalışmalarının bir bölümünü de değerlendirilebilir. Bu açıdan aynı zamanda siyasi görevi de vardır.   

 

H.SEVEN: Kamu denetçiliği kurumuna, ne tür konular gelecek, bireysel olarak vatandaş başvuru yapabilecek mi? Bir kamu kuruluşu da başvuru yapabilir mi?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Ülkemizde yeni tanınmaya başlanan, en son anayasa değişikliği ile gündemde yerini alan kamu denetçiliği ilgili sorunların çoğunu ise hangi kanunları kapsayacağı şeklindedir. Bazılar öğrenmek için sorular yöneltiyor, bazıları ise her derde deva bir kuruma kavuşulduğunu zannına kapılıp, uygulama alanını çerçeve halinde görmek hususunda da sabırsız davranılıyor. Biz önceki sorular cevaplarken konuya ışık tutuğumuz kanısındayım. Buna rağmen sorunun yöneltiliş biçimine uygun bir özetlemede yarar gördüm.

Kamu denetçiliği biriminin bakacağı konular özellikle haksızlığa uğrayanlarla, talebinin karşılığı gecikme alanlarıdır. Kurumlar arasındaki çekişmeler, gecikmeler de taraf olmayı zorunlu kılar. Ancak, kurum başvuruyu adalet ilkesin çerçevesinde öncelikle inceler. Bununla yetinmez, hakkaniyet açısından, yerindelik bakımından da bakar. Mevzuatı yersiz bulup, değiştirilmesini gerek görürse bu konuyu doğrudan el atar. Yürürlükten kaldırılan 5548 sayılı yasada da ayrıntılı olarak değinildiği gibi, konunun adalete intikal etmemiş olması, yargı organın bağlanmalığının tespiti gibi hususlarla Cumhurbaşkanlığı icraatı, yargı kesiminin  karara esas uygulaması, askeri biriminin tatbikatının dışında kalan konular istisnaları oluşturmaktadır.

Yeni yasama düzenleme nasıl olur, bilemem. Ama Avrupa’da işin uzmanı hukukçularla bizim işin uzmanı akademisyenlerimiz;

-Yargının idari işlemlerinin kamu denetimine tabi olduğunu,

-Askeri kesimin de tatbikata ait olanlarının ayrı tutulup, diğer çalışmalarının denetime tabi olması gerektiğini dile getirmektedirler.

Zaten bazı ülkeler de askeri icraat için ayrı bir Ombudsman ataması yapmaktadır. Bu konuya yeni girmiş olmamız, mevzuatın oluşmuş düzeye henüz ulaşmaması öneride bulunmamızı gereksiz kılıyor kanısındayım. Bütün bu ayrıntılar dışında, bireysel başvurular serbest olup kurum görev alanına girmeyen istemi elbette geri çevirecektir.

 

H.SEVEN: Buna göre “Kamu Denetçilerinin” seçilmesi nasıl olacak, seçilirken hangi kriterler öngörülüyor?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Kamu denetçilerinin seçimi her ülkede ayrı kıstaslara bağlanmıştır. Daha önce Nevşehir’de sonra da Danıştay’da ve bilgi üniversitesindeki seminerlerde Avrupa’dan gelen akademisyenlerin ortak görüşü her ülkenin kendilerince belirleyeceği kıstasları uygulamalarının yerinde olacağı biçimindedir. Bizde de 5548 sayılı yasanın ilgili maddelerinde kurulun oluşum kıstasları sayılmıştır. Yasa bu birimin kuruluşunu  4.’üncü madde 4 fıkra halinde belirlemiş, baş denetçiliği 5.’inci madde, baş denetçi vekilini 6’ıncı madde de tarif etmiştir. Bu organın üyelerin seçimini, seçilme niteliğini kaybedenlerin azil yetkisini TBMM’nin yetki alanına almıştır. Aynı yasada niteliklerde 10 uncu madde de yine bu yasada kurumun bağımsızlığı vurgulanıp, and içme esaslarına kadar ilkeler sayılmıştır. Buradan unutulmaması gereken 5548 sayılı kanunun kadük olduğu, ama düzenlenecek yeni yasanında bu hükümlere paralel yetkilerle donatılacağıdır.

 

H.SEVEN: Ak Parti’de Ombudsmanlık nasıl işliyor. Neler yapıyorsunuz. Biriminizin işleyişi hakkında bize biraz bilgi verirseniz?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Uluslararası literatürde Ombudsmanlık olarak bilinen bu uygulama AK Parti Tüzüğü’nün 98-102. maddelerinde yer alan hükümlerle birlikte “Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu” olarak yer almış olup, partideki demokrasi kavramına hayatiyet kazandırmayı amaç edinmiştir. 98. madde de siyasi partilerin demokrasi’nin esasını teşkil ettiği belirtildikten sonra; farklı görüşlerin parti içinde de olacağına değinilip “Farklılıkları zenginlik kabul edilerek parti içi çekişmelerin sulh yolu ile giderilmesi amaçlanmıştır.” Hükmüne yer verilmiştir. Ak parti ilk kuruluşundan bu yana mükkemel bir tüzüğe sahip. Ombudsmanlık ile ilgili bir birim Türkiye’de  hiçbir siyasi partinin tüzüğünden yok iken Ak Parti kuruluşundan bu yana tüzüğüne koymuştur. Parti içi demokrasi çıtası diğer bütün partilerden yüksek. Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu eğer bugün partimizin önemli bir birimi haline gelmiş ise, hiç kuşkusuz  Genel Başkanımız ve Başbakanımız Sayın, R.Tayyip Erdoğan’ın himmetiyle olmuştur.  Şimdi birimizin işleyişi hakkında tüzük doğrultusunda maddeler halinde ifade etmemiz gerekirse;

a)Parti İçi Demokrasi Hakem Kurular’ının oluşumu

İllerden ve genel merkez bünyesinde “Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu” oluşturulur. Bu kurullarda üçer üye bulunur. İkişer tanede yedek üye seçilir. İl Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu il kongrelerinde, genel merkez parti içi demokrasi hakem kurulu büyük kongrede, kongre delegeleri tarafında organ seçimlerine ilişkin usul ve esaslara göre seçilirler. Parti içi demokrasi hakem kurulu oluşturamayan illerle ölüm, istifa ve benzeri nedenlerle bu kurumlardaki asil ve yedek üyesi toplamı üçten aşağı düşen illerde, olağan veya olağanüstü kongreye kadar görev yapmak üzere, genel merkez parti içi demokrasi hakem kurulunca üç asil, iki yedek üye belirlenip, MKYK onayı ile göreve başlatılır. Şuan itibarıyla 81 il teşkilatlarımızda da, 3 asil 2 yedek olmak üzere “Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu” mevcuttur.

b)Kurul üyesinde aranacak nitelikler

Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulları’nda görev alacak arkadaşlarımızın en az kırk(40) yaşını tamamlamaları, çevrelerinde birikim ve saygınlıklarıyla temayüz etmiş olmaları esastır. Kurulda görev alacak kişilerin yüksek tahsilli olmaları esas olup, illerde yüksek tahsilli adayların bulunmaması halinde tercihen lise veya dengi okul mezunlarına aynı görev verebilir.

c) Hakem Kurullarının Görevleri

İl parti içi demokrasi hakem kurulu, il sınırları içinde görev yapar. İl kademe organları ile alt kademe organları veya organ üyeleri, yan kuruluş organ veya üyeleri arasında veya onlarla parti kademe organ veya üyeleri arasında parti görevinden kaynaklanan çekişmelerin çözümü için gerekli sulh ortamını hazırlar ve çözüm şeklini belirler. Genel Merkez Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu, Parti Genel Merkez organları ile parti yan kuruluşlar genel merkez organları veya bu organların üyeleri, TBMM parti grup üyeleri ve bu üyelerin parti Genel Merkez ve yan kuruluşlar genel merkez organları ve üyeleri arasında parti faaliyet ve görevinden kaynaklanan çekişmelerin çözümü için sulh ortamını hazırlar ve çözüm şeklini belirler.

d) Sorunun Hakem Kuruluna İntikali ve Hakem Kararlarının Niteliği

 Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulunun bir konuya müdahil olabilmesi için uyuşmazlığın taraflarından birisinin başvurması gerekli olup, ayrıca kademe başkanlığı veya yürütme kurulunun talebiyle de el koyabilir. Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulları üye tam sayısı ile toplanır, çoğunlukla karar verir. Asil üyenin mazeretli olduğu hallerde kurul, sıradaki yedek üyenin iştiraki ile toplanır. Parti İçi Demokrasi Hakem Kurulu kararları yazılı ve gerekçeli olarak düzenlenir. Kararlar, çekişmenin tarafları açısından bağlayıcı, parti tüzel kişiliği açısından tavsiye niteliğindedir. Parti İçi Demokrasi Hakem Kuruluna başvuru şekli ile anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin usul ve esaslar bir yönetmelik ile belirlenir .

 

H.SEVEN: Peki efendim, tüm bu genel bilgiler ışığında sonuç olarak neler söyleyeceksiniz?

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Sonuç olarak değerli hukukçuların tavsiyelerini de belirtmekte, tespit ve uygulamalarına vurgu yapmakta yarar görüyorum.  Mesela bunlardan birisi, “Alvard Gil-Robs” dur. Bu hukukçu ispanya’da yıllarca Ombudsmanlık yaptı, daha sonra da Avrupa Konseyinde İnsan Hakları Komiseri” oldu.

Ona göre:

          Ombudsmanlık kuvvetler ayrımı hukuk sistemini uygulayan ülkelerde siyasi denetim birimidir.

          Ombudsman yargı organının uygulamasındaki boşluğu doldurma hizmetini vermektedir.

          Adaletin tamamlayıcısıdır.

          Kararlar kesin olup itiraz mercii yoktur.

          Mevzuatın yenilenmesinde öneri ve katkıda bulunur.

          Yargıyı değil, bu birimin uygulamasını denetler.

          Devlet başkanları ile hükümetlerin siyasi kararlarına karışmaz.

          Ombudsman iyi bir ikna edicidir.

Bir diğer uzman ise, ilmi kariyeri olan Yunanlı “Prof. Nikoforos”’tur.

Nikoforos’a göre Ombdusman:

          AB için Anayasalar değişip, Ombudsmanlık yer almalıdır.

          Uygulayıcı ülkelerde Ombudsman yargı organları kararlarına karışmaz.

          Adalet organlarındaki gecikmeler için ilgili bakanlıklara başvuruda bulunur.

          İdarenin gücüne inanır, yargı kararlarını değişmeyeceğini bilir.

          Tek bir ombudsman’la yardımcılığın faydalılığına inanır.

          Ombudsmanın dokunulmazlığını savunur.

          Her ülke için mevzuatın değişik olabileceğine inanır.

          Resen hareket zaruriyetine inanır.

 

Bu iki örneğin, konunun sonunda özet olarak sunarken, kendi değer hükümlerimiz yerine dış kaynağın daha çok itibar gördüğü görüşüne de değinerek sözlerimi tamamlıyorum.

 

H.SEVEN: Sayın Topaloğlu, sıcak sohbetiniz ve verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ediyorum.

 

N.DOĞAN TOPALOĞLU: Konuyla ilgili olarak Birimimize bu imkânı sağladığınız için asıl ben size teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim. Bu vesileyle aziz milletimize ve kıymetli okurlarınıza saygılarımı sunarım.

 

 

—————————————————————————————————————–

Nur Doğan TOPALOĞLU Kimdir?

Yozgat – 1937, doğumlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Mülki İdare Amiri, Hakim – Kaymakam, Mülkiye Müfettişi, Giresun Vali vekili, Bolu, Isparta, Kastamonu Valisi, Danıştay Üyesi, Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucu Üyesi – XXII nci Dönem Ankara Milletvekili – Evli, 2 Çocuk babası olan Nur Doğan TOPALOĞLU; AK Partinin Kuruluşundan bu yana “Parti içi Demokrasi Hakem Kurul”unun üyesi ve başkanlığını yapmaktadır.

Kaynak: