Arşiv

Posts Tagged ‘mükellef’

BEDELLİ ASKERLİK İLE İLGİLİ UZMAN GÖRÜŞÜ

“Hükümetin bedelli kararında adalet ölçüsü korunmuş. Hem bedelliden istifade edeceklerin yaş sınırında hem de ödenecek bedel meselesinde toplumu tatmin edecek bir karar alınmıştır.” diyen Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Türkiye’nin profesyonel orduya geçmesi gerektiğinin altını çiziyor. Emekli tuğgeneral Tanrıverdi ile bedelli askerliği ve sivil-asker ilişkilerindeki normalleşmeyi konuştuk.

Sonunda bedelli askerliğin şartları Başbakan Erdoğan tarafından açıklandı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz? Sizce tatmin edici bir açıklama oldu mu?

Toplumsal sorunların yeri siyaset müessesesidir. Bedelli askerlik de bir sorundu, siyasi merciler bunu çözdü. Ama bedelli askerlik sorununu çözerken toplumun adalet duygusunu da rencide etmemeli. Bu mesele profesyonel askerlikle ve askerlik süresinin düşürülmesiyle birlikte düşünülseydi daha köklü bir çözüm olurdu. Bundan önceki bedelli askerlik uygulamalarında yaş sınırı 27 olarak belirlenmişti. 1110 sayılı kanunun 10. Maddesinde askerliğin ertelenebileceği yaş sınırı 29’dur. Dolayısıyla bedelli askerlik deyince de 29 yaşın üzeri düşünüldüğü için adil bir karar olmuş oldu. Yani burada uygun bir yaş sınırı belirlenmiş. Bir askerin maaşı 1500 civarındadır; bunu 15 ayla çarparsanız 22 bin lira gibi bir rakam çıkar. Dolayısıyla bedel miktarı 30 bin lira olunca, askerliğini fiili olarak yapmış olanları rencide etmemiş olursunuz. Yani hükümetin belirlediği bedel “biz de bekleseydik ucuz bir şekilde bedelli askerlik yapsaydık” denmeyecek bir miktar. Hükümetin bedelli kararında adalet ölçüsü korunmuş. Hem bedelliden istifade edeceklerin yaş sınırında hem de ödenecek bedel meselesinde tatmin edecek bir karar alınmıştır.

Yani hükümet tamamen adil bir karar aldı…

Aslında askerlik yapacaklara “isteyen askerlik bedeli olarak 30 bin lira bedel versin, isteyen askerlik yaparak 1500 lira maaş alsın” denilseydi en adil uygulama biçimi bu olurdu. Yani askerliğini bedelli yapandan alıp, normal askere vereceksin.  İstanbul Maltepe’de görevliyken OHAL olan bölgelere tabur gönderirdik. Diyelim ki görev için bir kişi gönderilecek, birçok asker bu göreve gitmek isterdi. “Bu göreve kim gitmek istiyor?” dediğimizde kura çekmek mecburiyetinde kalırdık. Hepsi gitmek isterdi. Çünkü OHAL bölgelerine gönderilen askerlere tazminat ödenirdi. Bir de 1000-1500 lira maaş verilecek olsa göreve gitmek isteyenlerin sayısı daha da artar. Yani bu şekilde askerlikten kaçışın sebeplerini ortadan kaldırmak lazım.

Maaş bağlanması durumunda askerlikten kaçanların sayısında düşüş olur mu?

Neden bu insanlar askerlikten hep kaçmış? Birincisi terörle mücadelenin getirdiği risk. İkincisi insanların ekonomik olarak hayata atılmış olması. Örneğin askere gitmemiş ama evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş biri ailesini geçindirmek zorunda. Bu insanları askere alırsanız, o insanların bakmakla yükümlü oldukları aileleri mağdur olur. Devlet, ailesini geçindirmek zorunda olan kişilere maddi yardım sağlarsa, askere aldığı genci maddi olarak tatmin ederse, askerlik yapmayanların sayısı azalır. Bu şekilde bir sistem geliştirilirse “bedelli çıksın da bu engelden kurtulalım” diyenlerin sayısı azalır.

Bedelli askerlik, askerlikte zengin-fakir ayrımını ortaya çıkarmaz mı peki?

Zengin-fakir ayrımı zaten var. Sivil hayatı düşündüğümüzde biri işveren diğeri çalışandır. Bu kadar eşitlik hiçbir yerde yok. Askerlik bir yükümlülüktür, o bakımdan askerlik sadece bedenen yapılan bir şey değildir. Dolayısıyla fiziki olarak askerlik yapanları rencide etmeyecek nitelikte bir bedel alınacak. O bakımdan çok duygusal davranmamak lazım. Önemli olan savunma ihtiyacının karşılanmasıdır. Kimi bedeliyle kimi bedeniyle.

Necdet Özel selefleri gibi bedelli askerlik konusunda kesin bir dille hayır demedi. Bu asker-sivil ilişkilerinin normalleştiğini mi gösteriyor?

Asker-sivil ilişkilerinde, 27 Nisan 2007 muhtırasına karşı çıkılması bir dönüm noktasıdır. 27 Nisan bildirisinden sonra askerlerin siyasi iktidarı hedef alan bir beyanatı yoktur. Akabinde genel seçimler ve cumhurbaşkanının seçilmesi, asker-sivil ilişkilerinde ikinci dönüm noktasıdır. Ardından Anayasa Mahkemesi’nin, öğrencilerin başörtüsüyle ve AK Partinin kapatılmasıyla ilgili kararları, Ergenekon davalarının açılması, 2010 Askeri Şurası ve bu sene Genelkurmay Başkanı’nın istifa etmesi gibi gelişmeler birer dönüm noktasıdır. Siyaset ilminde ileri demokrasinin yedi şartının olduğu söylenir. Bunlardan beşincisi silahlı kuvvetlerin sivil otoriteyi benimsemesidir. Biz şimdi o safhadayız. Bir genelkurmay başkanı ile üç kuvvet komutanının emekliliklerini istemesi bu bakımdan önemlidir. Daha önce asker ile sivil otorite anlaşmadığı zaman ya darbe olur ya da beyanat verilirdi. Şimdi bunların hiçbirini yapmadılar ve kendileri çekildiler. En modern davranışı gösterdiler.  Bunun yapılması bizim demokrasimizin ulaştığı noktayı gösterir.

Buradan, askerlerin sivil otoriteyi tamamen kabullendiği sonucunu mu çıkarmalıyız?

Askerin tam olarak sindiremediği meseleler var. Yani silahlı kuvvetlerdeki kadrolaşmayı birkaç yıl içersinde temizlemek mümkün değil. Silahlı kuvvetlerde, İslami inancı yaşayanların devlet kadrolarında yer almasını bir tehdit olarak algılayan bir zihniyet iş başında. Bu, zaman içersinde düzelecek. Silahlı kuvvetler, sivil otoriteyi tam olarak içine sindiremese de bunu kabullenmiştir. Silahlı kuvvetler siyasi idarenin kararlarına uyma eğilimde. Biz darbeleri üçayağa dayandırırız. Birincisi mevzuat. İkincisi manevi değerlere ters menfi kadrolaşma. üçüncüsü siyasi istikrarsızlık. Bu üçü bir araya geldiğinde darbeler ve müdahaleler olur. 2002’den beri siyaset, istikrar içersinde devam ediyor. Önümüzdeki seçimlerde koalisyona muhtaç olsak bu darbeci kadro hemen hortlar. Mevzuat hala duruyor. Anayasada bu değişikler tam olarak yapılmadı. Bunların yasal dayanakları kaldırılmadıkça darbeci zihniyetin kadroları temizlenemez. Bunun için de tedbirler almak lazım. Örneğin Milli Güvenlik Kurulu kaldırılabilir, Yüksek Askeri Şuranın yetkileri azaltılabilir, Genel Kurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanabilir. Milli Güvenlik Siyaset dergisindeki “iç tehdit meseleleri” kaldırılabilir. Bunlar kaldırılırsa darbeci zihniyetin yasal dayanakları da ortadan kalkar. İstikrar devam ettikçe asker, sivil idarenin kontrolünü kabul eder.

Yani darbe tehlikesi hala var… 

Tabii ki var. İstikrarı devam ettirmek için tedbirleri almak lazım. Darbelerin dayandığı yasal mevzuatı değiştirmek lazım. Askeri kadrolaşmayı milletin dokusunu yansıtacak şekle döndürmek lazım. Bugün ancak belli bir ideolojinin sahipleri subay astsubay kadrolarına geçebiliyor. Yetenekli olan aranıp seçilebilmeli. Diğer ideolojik meseleler subay astsubay seçimini etkilememeli. Kadrolaşma ne kadar süre de olmuşsa, normalleşme de o süre içersinde olacak. Bu darbe geleneğinden tamamen kurtulmamız lazım. Darbe dönemlerine bakın her sene veya 6 ayda bir hükümet değişmiş ondan sonra darbe olmuş.

Profesyonel askerliğe geçiş nasıl olacak?

Profesyonel orduya geçiş için sözleşmeli askerlerin olması gerekir. Her yıl, 10 bin civarında sözleşmeli asker alım planı var. Tabi buna da para kaynağı gerekiyor. Siz askerlik yaptırdığınız kişilere 1500 liradan aşağı olmayacak şekilde maaş vererek askerlik yaptırırsanız bu aşağı yukarı 700 bin kişiyi bulur. Dolayısıyla buna bir kaynak gerekir. Ekonomik bakımdan bu sisteme geçmek de zor. Onun için orduyu küçültmek gerekiyor. Yani asker sayısı azaltacaksınız, etkinliğini artıracaksınız. Askerin malzemesini, teçhizatını modernleştireceksiniz.  Dolayısıyla kurulan orduda asker sayısı az ama etkinliği fazla olacak. Bizim 10 tane Kolordumuz var. Bu sayısı üçe indirebilirsiniz. Bir de dış görevler için de bir kolordu bulundurursunuz.  4 kolorduyla görev yaparsınız. Örneğin Genelkurmay Karargâhını kaldırırsınız, Kuvvet komutanlıkları kalır, subay ve astsubaydan tasarruf edersiniz. Askeri mahkemeleri kaldırır yerine sivil mahkemeler kurarsınız, gazino, orduevi, askerlik şubesi gibi yerleri sivilleştirirsiniz, böylelikle asker tasarrufu yapmış olursunuz. Yani bir şekilde askerin sayısını azaltırsınız, etkinliğini artırırsınız.

Ama genelkurmay sürekli “askere ihtiyacımız var” diyor…  

Mevcut kadroları korumaya çalışıyorlar da ondan.

Genelkurmay’ın “asker açığımız var” açıklamalarının arkasında ideolojik nedenler olabilir mi?

Bunun da mutlaka etkisi vardır ama görüşlerine katılmadıkları siyasi iktidarlara engel olmak için bu talepleri dile getirmiş olabilirler. Şuanda başka bir iktidar görevde olsaydı asker yine bunu yapardı.

Vicdani ret konusunda neler düşünüyorsunuz?

Vicdani ret konusuna toplumun değerleriyle bakmak lazım. Osmanlı döneminde de azınlıklar askerlik yapmamışlardır. Bir insan “ben askerlik yapamam” diyorsa ona bir çözüm bulmak gerekir. Ama bu konu askerden kaçmayı sağlayacak bir şeye dönüşmemeli.

 

İsmail Uslu, Gerçek Hayat

BEDELLİYE ASKERDEN BİR BAKIŞ

Sizler nasıl düşünüyorsunuz bilemiyorum ama bu karar şahsen içimi sızlatıyor. Maalesef adalet terazisi güçsüzün, fakirin aleyhine çalışıyor. Bu mevzu aşağıdaki türden bir çok karikatürlere yoğun bir şekilde konu oluyor. Kamuoyu vicdanının da bundan rahatsız olduğunu şahsen hissediyorum, duyuyorum. Bu ulvi görevin bu kadar sulandırılmasına gerek yoktu. Hemen akla 30 yaşına gelmiş bir insanın yapacağı askerlikten ne hayır gelir sorusu gelebilir. Çevremizden bir çok insanın 30 yaşına kadar hangi bahaneler ile oyalandığını gayet iyi biliyoruz. Bu da başka bir ayıbımız. Ne yapılmalıdır sorusunun cevabının da kıt’alardaki tecrübelerimize istinaden gayet basit olduğunu düşünüyorum; 1.       Tüm personele yaşı ne olursa olsun 3 aylık temel askerlik eğitimi. Bu personel bu eğitimi sadece temel askerlik kurallarını içerecek şekilde icra edecek. Bu birlikler dışında görev yapmayacak. 3 aylık temel eğitim sonunda terhis olacak,2.       Sosyal tesislerin hiç birinde bu kapsamdaki asker görev yapmayacak,3.       Temel askerlik dışındaki tüm görevlendirmeler profesyonel askerlik mantığı ile yürütülecek. Bu maddenin esaslarının çok detaylı çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak Amerika’nın yeniden keşfedilmesine de gerek yok diye değerlendiriyorum. Teğmen rütbesi ile ilk kıt’a yerim olan 105 nci Topçu Alayı (Çorlu)’nda 2 yıl Amerika’lılar ile beraber çalıştım. Personelin 5 yıllık sözleşme ile görev yaptığını görüyordum. Her 6 ayda bir personelin ciddi bedeni ve mesleki sınava tabi tutulduğunu, bu testlerden geçemeyenlerin de elendiğini biliyorum. Arz ettiğim gibi bu madde üzerinde ciddi manada emek verilmesi gerekiyor. 2 nci yöntem olarak da 1 nci madde hiç uygulanmadan tamamen profesyonel personelden oluşan bir kadro ile askerlik görevi icra edilebilir diye düşünüyorum. Ancak bu yöntemin uygulanmasında gelecek ile ilgili tehlike beklentisinin doğru değerlendirilmesinin yapılması gerekir. Seferberlik esnasında yeterli mevcudun toplanmaması bu yöntemin en zafiyetli yönü olduğu düşünülebilir. Şahsen bu husus kıt’alarda benim içimde hep kanayan bir yara olmuştur. Bir askerin  15 aylık askerlik döneminin son 3 ayının en verimli olduğunu görmüşümdür ve işte bu personel askerliğe şimdi başlamalıdır diye düşünmüşümdür.  Terhis olan askerime bu bakımdan çok üzülürdüm. Tekrar yeni  personel ile sıfırdan başlardık. İnsanı çok yoran ve gelişimi olumsuz etkileyen bu yöntem zannedersem sizlerin de en temel sorunu idi.    Aslında bu sorun Türkiye’deki temel sorunlardan birisi diye düşünüyorum. Ciddi bir verimsizlik örneği olan bu sorunlara hemen aklıma gelen iki-üç örnek olarak;  1.       Üniversite mezunlarımızın % 50’sinden fazlası kendi konusu ile alakalı işi yapmaması, 2.       Özel sektörde personel alımı yaptığımız  branşlarda personel bulmada yaşadığımız sorunlar (Bu sorunu canlı olarak 12 yıldır özel sektörde yaşıyorum),3.       Hiç şoför olmayan personelin askerde şoför olarak yetişmesi, bazı ehliyetli personelin de şoför seçilmemesi (temel veri eksiliği). Hoş 20 yaşındaki personelin çok kıymetli araçlarımızın (tanklar, ZPT’ler, personel taşıma araçları) şoförlüğünü ya da çok kıymetli silahların kullanımını ne ölçüde yapabilir? Yıllardır araç kullandığımız halde kendimizi kaç yıldır usta şoför olarak gördüğümüzü zannedersem sorgulayabiliriz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.  Bu çalışma elbette bilimsel bir çalışma değildir. Tamamen tecrübelere dayanan bir gözlem ve değerlendirmedir. Ama askerlik vazifesinin 2-3 aylık temel eğitimden sonra yapılamayacak kadar da kolay olmadığını yakınen yaşadık ve bu değerlendirmeyi  sizler de  takdir edersiniz. Bilgi ve değerlendirmelerinize arz ederim. Saygılarımla…   

Ekrem ATA

Kategoriler:ASDER, tsk Etiketler:, , , , , ,

TSK niçin profesyonel ordu istemiyor?

Taraf gazetesinin asker kökenli yazarı Namık Çınar Genelkurmay karargahının niçin profesyonelleşmeye karşı olduğunu yazdı.

ORDU’DAKİ PROFESYONELLEŞMENİN İÇYÜZÜ

Düşüncelerinin çoğuna itibar etmiş olduğum Prof. Dr. Eser Karakaş‘ın geçen günkü yazısına, ne yazık ki katılamıyorum bu defa. Değerli hoca, Star’daki makalesinde diyordu ki: “Genelkurmay’ın açıklamalarından yola çıkmak suretiyle, 720 binlik bu ordunun, 365’i general, 40 bini subay, 96 bini astsubay, 65 bini de uzman erbaş ve er olmak üzere, 200 binlik profesyonel personelinden giderek, acaba bundan TSK’ın profesyonel orduya geçmeye hazır olduğunu ve hâttâ paralel bir biçimde geçmiş dahi sayılabileceğini çıkarabilir miyiz?

Hayır hocam, çıkaramayız. 465 binlik zorunlu askerine nazaran, şiştikçe şişmiş bulunan bu profesyonel kadrolar, kurumun sadece ve sadece bürokratikleşmiş devasa yapısını temsil eder, o kadar. Gidin bakın bakalım, bu 200 bin personelin acaba kaç tanesi, sabahları postallarını giyip de eğitim ve tatbikat alanlarına çıkıyor; kaç tanesi de kırmızı biyeli pantolonlarının altına iskarpinlerini giyerek askerlik yapıyor?

Bunu anlamak için, nasıl olsa yıl boyunca birkaç günlük aralıklarla, Anıtkabir’in avlusunu akıl almaz mevcutlarla silme doldurarak yapa geldikleri bir tören gününü, tv’nin başına geçip izlemek bile, neredeyse yeterli gelecektir.

Denizi olmayan Ankara’da, karargâhlardaki denizci subay ve astsubayların sayısı, sanki gemilerdekilerden daha fazla gibidir. Üslere gidin, kışlalara gidin; hep karşılaşacağınız manzara, eratın başına koyacak subay ve astsubayın bulanamayıp, eksik personelle çalışılıyor olduğudur.

TSK’nın profesyonelleşmesinin önündeki en büyük engel, ilkin kendi profesyonelleridir.

Gençlik çağlarında iken söylenerek ve sızlanarak yapılıp, bir şekliyle atlatılabilmiş “eğitim alanı askerliği“nden sonra, bürokrasinin göbeğine hızla dalınarak icra edilmekte olan bir askerî kültür geliştirilmiştir. “Cumhuriyet’i korumak ve kollamayı” kazıdığınızda, altında biraz da; “ekmek elden, su gölden” tarzında, verimsiz ve asalak bir hayatın beslendiği bir “saadet zinciri“nin yatmakta olduğu görülür. İster hâlen görevde, ister emekli olsunlar, ulusalcılığın ve Kemalistliğin bayrağını en fazla dalgalandıranların röntgenini çektiğinizde; mesleki hayatları çekirdeksiz üzüm gibi geçmiş olan bu kimselerin, yazın kamplardan, kışın orduevlerinden nasıl da olabildiğince çok yararlananlardan oldukları ve sosyo-kültürel hayatlarını nasıl da sadece bunun üstüne tesis ettikleri arasındaki bağ, bakalım kurulabilecek midir?

Bu kadroları kışlalara dağıtarak sonuç alınacağını ummak da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz hâl, borularını dirseklerini ihtiyaca göre yeniden biçimlendirerek kuracağımız bir sobanınkine değil de; daha çok, artık ısınmayan ve maliyetli kazan kapasitesi, eskimiş brülörleri ve çürümüş sıva altı borularıyla, âdetâ eskiyen ve dökülen bir binanın, o günkü esaslara göre yapılmış sabit kalorifer tesisatına benzemektedir.

Profesyonelleşmenin ve optimum ölçeklere inerek rasyonelleşmenin önündeki engeller bununla da kalmayacaktır. Meselâ, bırakın yiyecek-içecek sektöründeki iyileşmeleri ve yemek fabrikalarındaki gelişmeleri; pırasalarını çuvallara toprağıyla tezeğiyle çalakalem doldurarak, kışla mutfaklarına bir yolunu bulup okutabilen müteahhitlerin tekerlerine çomak sokmaktan tutun da; 21 günlük izcilik kampının sonu geldi diye neredeyse ayaklanacak olan Burdur esnafına kadar, daha nice nice kesimlerin, binlerce milyonlarca çıkarlarına turp sıkılacaktır, bu yapılırsa.

Askerler, aslında neden silâhaltında hazır tutulurlar, hiç düşündünüz mü? Eğer muhtemel bir savaşa ânında karşılık verebilecek hazırlıkta değilseler; biz de, gitsinler evlerinde otursunlar, demez miyiz o vakit?

Gerçekte, Genel Savunma Planı’nın ihtiva ettiği “asıl muharebe hattı“ndaki savunma mevzilerine, ya da “taarruz çıkış hattı“na yakın olarak seçilen “toplanma bölgeleri“nde tertiplenilip, sorumluluk sahasının eğitim ve tatbikatlarına yoğunlaşılacak yerde, şirazesinden çıkıp, âdetâ sivil halkı denetim altında tutmak üzere, il il, ilçe ilçe, durağanlığı esas alan kışlalar yaratılmıştır. Hele hele karargâhlar, koca koca kentlerin en merkezdeki meydanlarında, beş yıldızlı otellerle yarışır hâle gelmişlerdir.

TSK’nın, darbeler sürecinde geliştirerek bugünkü noktaya getirdiği ve izlediği “askerî anafikir“, siyasallaşmasının bir neticesi olarak, çağımızın savaşlarına karşı alınacak önlemleri içermekten çok, kendi halkının toplumsal yaşamına ve onun siyasal kurumlarına çekidüzen vermek üzere biçimlenmişliği ve yapılanmışlığı simgeler.

O yüzden, bu ordunun çağın gereklerine göre profesyonelleşmesi isteniyorsa, mevcut yapısının ölçü alınmasından olabildiğince kaçınarak, “Stratejik Savunma Konsepti“ndeki bütün unsurları yeniden tarif edilmelidir. Böylece Teşkilat, Malzeme ve Kadrolarına (TMK) gelinerek; meselâ uçan, yüzen ve özel harp yetisi edinerek sarp dağlara da tırmanan; son model silah sistemleri ve teçhizatlarıyla, ve nitelikli subay astsubay erbaş ve erleriyle, hâttâ başlarındaki kırk yaşını henüz aşmamış generalleriyle, 90 bin kişiden oluşan 30 tane zımba gibi tugayı tahayyül etmek çok mu ütopiktir, gözünüzü seveyim?

Ama siz hükümet olarak, asıl yapılması gerekenleri savsaklayıp, yanlış bir “askere alma sistemi“ndeki yığılmaları, kalkar da paraya tahvil ederek, üstelik reformmuş gibi gösterirseniz; vesayetçileryarın- öbür gün toparlanıp da canınıza okurlarsa, buna hiç şaşmayacağım, doğrusu.

 

Kategoriler:ASDER, hukuk, kanun, tsk Etiketler:, ,